11/29/13

uzun cümleler kurmayı özledim

Yeni şehir yeni çevre yeni iş hatta uzağında kaldığım eskinin eskisi sektörde yeni bir deneyim, kendimi sıkıştırdığım yerde ters köşe yenilgiler...

Bir bebeğim olacak, kafam alabildiğine karışık, işimi yaşamımın ta kendisi olmaktan çıkarmaya çalışıyorum, bebeğim için buna mecburum...

ne istediğimi ve nasıl yapabileceğimi açıkça görebiliyorum fakat hayat girift bir bilmece...denklemlerin çözümü sonsuz döngülere ve çelişik yapılara gebe...

eşim,işim, benliğim, bebeğim benim şaşkoloz debeleşlerimde nasıl bir düzene oturacak kestiremiyorum.

6/17/13

bu şehir yalnız ve beceriksiz

Gecenin bilmem kaçı ve kocam halen çalışıyor, tek tatil gününde gecenin körüne kadar çalışacak kadar işkolik, işini ve annesini önemseyen adamlardan oldum olası hoşlanırım tamam ama hiç işime gelmiyor böylesi... evvelki gün bu saatlerde yağmuru seyrediyorduk, ne gam ne tasa... yalnızlığın kapılarından birinin daha kilidi kırıldı; panik...  (bu arada koca kelimesi ne kadar mesafeli illet bir ifade taşıyor değil mi?) onsuz bir çiçek bile alamadım bugün.

6/15/13

çeyrek yıl

Tam üç aydır Ankara'dayım.

Son bir aydır ağzmı açıp tek kelime konuşmak istemediğim olaylar oluyor, her kafadan bir ses, uğultular başımı döndürüyor artık...

Bu şehri sevemeyeceğimi tahmin ediyordum ama ummadığım kadar çabuk benimsedim, sanki burda yıllardır yaşıyor gibiyim, abuk subuk sokak isimleri bile çok tanıdık geliyor.

Sevdiğim iş, sevmediğim o kadar çok şeyle yüzleşmeme neden oldu ki sevincim kursağımdan öteye geçip içimde ne varsa kusma isteği uyandırıyor, ki sanırım bunun için burdayım, sığınağımda... işimi yine de seviyorum -fakat kendimi eskisinden de az- çuvalladığım her an için daha fazla kahroluyorum ve buna rağmen seviyorum.

En mutlu zamanlarda ölme isteğim depreşiyor, yemeğin en sevdiği kısmını sona saklayanlarda hep var mıdır bu acaba? mutlu sonları sevenlerde de var belki, olamaz mı? sanırım bu şekilde bahsedince intiharı çağrıştırıyor ama değil, iyi şeylerden bahsediyorum aslında, acı y da korku yok... çilekli pastanın en iri çileğini çikolataya bandırıp son lokmaya bırakmak gibi, leziz meseledir esasen!

Sınırlarımı alaşağı ettiğim tek yer burası... bu işin beni darmadağın etmesinden korkuyordum başlangıçta, olmadı tabi ki, yapılan işin kişisel sınırlarımdan teğet geçme ihtimali bile yoktu ama yazmak yine de tehlikeli ve soğuktu, dün itibarıyle yaptığım iş başkalaştı ve işte blogun güvenli kolarındayım, teselli için mi? belki... samimiyet yoksa burası da yok ben onu biliyorum.

Açıkçası halen masabaşı olan bir işte, sosyal medyaya uzak ve artık bloguma yakın, sevdiceğimin gözünün içinde bir yerdeyim, birinin gözüne bakınca kendini görmek güzel şeymiş vesselam...
 



5/09/13

sabahın körü

acı çekiyorsam veya çok özlemişsem, zorlanmışsam mesela, üstesinden gelememişsem, eni konu yenilmişsem; babamı özlüyorum.

dünyanın en klişe filmlerin birindeyim, aynaya bakmış suratımda babama ait çizgiler yakalamaya çalışıyorum, sonrası bilindik repliklerden ibaret; "seni çok özlüyorum baba, keşke yanımda olsaydın" kocama sarılıyorum, anneme sarılıyorum, arkadaşlardan medet umuyorum fakat tekrarı bol bu sahnenin, sırf bunu zirilyon kere tekrarla bir film şeridi gibi izleme fikriyle dahi ölmek çok sıkıcı... yine de filmin sonunu merak ediyorum.

4/30/13

Ankara

Ne düşünmem gerektiğini bilmiyorum ama oldukça zor bir aşamadan geçiyorum

Tüm ezberleri bozuluyor, hayalimi ötesinde, sevebileceğim bir işim var artık,niye birilerine takılıp burnumdan gelmesine müsaade ediyorsam işte...

Blog yazmak sosyal medyaya ilgili bir işte çalışırken bile negatif bir durum olabiliyor ya ben ona yanıyorum.

Blog olmasa sosyal medyanın bende zırnık kıymeti olmazdı, gel gelelim burda şunları yazıyor olmamın pek kimsenin umrunda olmadığı da malum... Buna rağmen bana bir yazma şevki geliyor ki evlere şenlik...

bak aylardır yazmayan ben nasıl da hevesleniyorum, hepsi inattan... sırf inat da değil abartmayalım tabi... şuraya samimiyetle bi şeyler yazabilmenin fikrini bile seviyorum, o kadar yani...

bu şehri de seviyorum artık, eh içinde birilerini ve birlikte olabilmeyi sevince seviliyormuş meğer...

çok hatun işi bir o kadar yeni yetme biçimi oldu ama böyleyken böyle oldu sonradan düşünürüz bi güzellikler, bakalım hayırlısı...

4/19/13

son bir saat geçsin derin bir nefes alacağım.

sonunda ankara'dayım.

son bir ay öylesine mutluluk sarhoşu olmuşum ki böyle bi haberi evimde internet de olduğu halde iki dk şuraya yazamadım, gözüm dünyayı görmüyordu yeminle...

son bir haftadır bir tv kanalının sosyal medya ayağında, takılıyorum kendimce... yani bu olduğunda sevinçten havalara uçacağımı, sonunda sevdiğim bir meslekte çalışma huzuruna erişeceğimi falan hayal etmiştim ama işin içi öyle değil, şaşırdım mı, hayır.

ben çevreyi kendine uydurabilen değil de çevreye uymayınca kabuğuna çekilen biriyim, değişmeli miyim? kendi halimde kalırsam çekişmek zorunda kalmayacağımdan eminim, kendimi yormalı mıyım? sessizlik içinde çakma gandi pozlarda birilerinin dişleri arasında kalmaktan kurtulabilir miyim?

biraz dikkatli bakıldığında iş arkadaşımın diş izlerini görmek mümkün, hani bu ortamlar için güçlü diş yetmez ısırabilmek gerekli bunu farkedebiliyorum ama öyle olmak istemediğim için uzaklaşmıştım bu sektörden, öyle olmamak konusunda da kararlıyım.

sabır ve zaman benim imtihanım, hiç geçemiyorum da ondan mı tekrar tekrar bundan soruluyor, bilmem ki...

2/20/13

talim terbiye konulu!

kızım olursa onu kesinlikle masallarla büyütmeyeceğim, ne çok beklenti biriktirmişim içimde yahu masallardan, romantik komedilerden...mutlu sonlu hikayelerden beslene beslene obur şişko ve şımarık hale getirmişiz içimizdeki çocuğu, romantizmin kaidelerine uymayan anlarda içteki zırıltıları dinliyoruz, istediğimiz kadar ayaklarımız yere bassın, o şişko kursağımıza oturduğunda içimize çöken ağırlığı tarif etmenin yolu var mı?!...aynı masallarla büyütülen obur oğlanların kadınının kahramanı olmadığında koca koca adamları içten içe nasıl ısırıp tekmelediğini düşünemiyorum bile...süpermeni hep pohpohlamak mı lazım? peki hep prensesi allayıp pullayıp iltifatlara mı boğmak lazım? nasıl başedilir zamanenin bu türden arızalarıyla?




maziye niyazi

bloga yazmak için zaman kolladığım dönemleri hayal meyal hatırlıyorum artık, google aramalarında bile çıkmayan bloglarım, kaybolup gitmiş sayfa sayfa anılarım var.

bu ara sıkça blogu değiştirmek geliyor içimden, bende bu gizliden iş yürütme istek ve potansiyeli bu kadar düşükken pek imkan dahilinde görmüyorum tabi...

okumayı sevdiğim blogların çoktan mazi olması da hevesimi kaçıran meselelerden biri!bazen geçmiş yazıları deşeliyorum readerdan ama yeni yazı düşünceki heyecanlı okumalar olmuyor.

işin kötüsü artık sevebileceğim bloglar aramaya mecalim yok, istiyorum ki onlar gelip beni bulsun, zor biraz, evet.

2/06/13

seni seviyorum

insan kocasından neden utanır? onu sevdiğini milyon kere söyledikten, nedeniyle nasılıyla giriş gelişme sonucuyla hatta sonsuzluğuyla bile binbir şekilde ifade ettikten çok zaman sonra bile bir telefonun ucunda "yazımı okudun mu?" derken neden kızarır insan?!öğretmenlerim çekingenliğimden şikayet ederdi hep, topluluk önünde çekingenlik yaşamıyorum kesinlikle, birebirde heyecanlanmışsam oluyor bu, atamıyorum, ne zaman "seni seviyorum" desem sesim kısılıp kayboluyor, o çekingen çocuk beliriyor yine, bizimkisi sıradanlaştırdığımdan yakınıyor cümleyi, tamam da neden ben sıradan bir şey konuşurmuş gibi kalamıyorum günde kırk defa söylesem bile... anlamıyorum, benden çıkıp da ona giden farklı mı yani?

1/30/13

yastık kavgası

ben hayatı bir doğru bir yanlış yaşıyorum.

içime bir ateş düşüyor sanki benden önce milyonlarca yıl öteden beri var -düşününce yalan da değil aşk adem'le havva'dan beri var ne de olsa- sonra bakıyorum ki o antika his yeşermiş şarmaşıklar gibi her bir yanımı sarmış, şimdi böyle anlatınca dillere destan bir aşk bekliyor insan ama ben mükemmel değilim, aşk da değil haliyle, böyle bakınca da pek anlatacak bir şey yok ama seviyorum, hem de ne sevmek...

destansı olmayan hayatımın sıradan atraksiyonlarında nasıl da dünyayı kurtaran vaziyetlere girdiğimi olayın sıcağıyla farketmesem de beyin ilginç bir oluşum, olmadık bir anda bir çağrışım ve gerçeğin meymenetsiz suratıyla karşılaşılan o an, donan gülümseme, boş bakışlar, yüzün kızarsa bile farkedilmeyecek bir gece vaktinde, tam bir rezalet, oldukça insancıl bir durum olmasıyla avunmak bile anlamsız bir yerde ama bunlar da sıradan sonuçta...

büyüklere anlatılan o çocukça masallar gerçekten yaşanıyor mu merak ediyorum, şehir efsanelerinin vücut bulduğu birileri dolaşıyor mu etrafta? çok düzgün fizikli insanların bende direkt ötelemeye neden olan tarafları kusurlu hallerle normalleşiyorsa, hayatımın çok iyi giden zamanlarında kabahatlerle benimseyip ders alma adı altında hissettiğim o kuvvetli his aslında ufacık bıyık altı bir gülümseme mi yada insancıl hissetmek olabilir mi?

benim her çözülen sorunla güzelleşen ve her sorunda benimsenen güzelim hayatım, aşk paradigmasına karşı mavi ekran veriyor o ayrı tabi...

1/15/13

gece yürüyüşü

dün rüyamda yüzümün güneşten kızarıp pembeleştiğini gördüm, soba mı iyi yanıyordu bilmem ama oldukça aydınlık ve güzel bir rüyaydı.

biraz da rüyanın etkisiyle güneşleneyim dedim biraz, öğle arasında seyhan nehrinin kenarında yürüyordum güneşin güzelim iyimserliğine inat karanlık fikirler beynimi bulandırıyordu ki durdum, nehrin yeşil sularına gömülmeyi aklımın ucundan geçirdiğim sırada gözlerim nehirdeki bir dal parçasını takip etmeye başlamıştı bile, kabul etmeliydim, hayata tutunacak daha çok nedenim vardı artık, telefona sarıldım, konuşamadım, sonra iş güç akşam ve açlığın döndürdüğü başımla beraber bir gülüş için dua faslı başladı, belki rüyamda görürdüm, belki yanımbaşımda...

kimbilir hangi rüyanın peşinden gidiyorum, bir rüyaya inanmak, mayaların kıyamet kehanetine inanmamak kadar heyecanlı, sanırsın hapisanede bir delik bulmuşum kaçıyorum, oysa tek yaptığım rüyalar için uyumak.


11/25/12

kelimerin ardına sığınma vakti...

rüyamda ölümler görüyorum, kokusu kağıda sinmiş ölülerin kayıtlarını tutan avuçlarımdaki sularla uyanmaya çalışıyorum uykularımdan, beynimin uyuşmadığı anlarda iğnelendiği zamanlardayım, ne beni yoracak bir beden ne sorumluluklar ne de kafamı meşgul edecek kadar mühim sorunlar var, yine de denklemler arasında debeleniyorum,olası hatalardan korkup geçmiş hatalarımın gölgelerini titreyen ışıklarla devleştiriyorum, bakış açısı önemli, evet.

uzun bir yoldayım, her ev bir diğerine benziyor, yol gibi geçiyorum onlardan, sivri köşeleri olan sınırlarda ibaret yapılar, ne anlamı var ki, aralarında bile değilim, uzun ve uzak yollar, ev olamayacak kadar kavisli, gittikçe gidiyor, daha ne olsun...bir gün yer tutarsam otobüsün tekerleri kadar yuvarlak meselelerin altında asfalta yapışmış renkli bir "şey" olmaktan korkuyorum! yolda kalmak korkutmuyor tonlarca yükün ezip geçmesi bile...asıl korkum çok bilinmeyenli denklemlere konu olmak, bir gün ne olduğumu unutmak, hatta yapıştığım yolu, belki yol kenarındaki tüm o evleri...

bir zamanlar aç sokak köpeklerine, düşmeye kalkmaya, olmadık tersliklere aldırmadan mücadele edebilecek olan ben, dünyayı değiştirebileceğine sozsuz inancı olan hani, haksızlığa pabuç bırakmayan o minicik kız çocuğu büyüyünce neden böyle biri oldu? cesaret tükenir biter mi?

midem kalbimin altında ya, orda kırılıp dökülen ne varsa mideme dökülüyor olmalı, bunca acı, kan ve kendini tüketme pahasına kaynayıp duran midem kalbimi yakar mıydı yoksa?kalbimin bir parçası, midemin altında-rahmimde- atmaya başlasa acıyı hatta korkuyu defedip yalnızca onun tiktaklarını dinleyebilirim, birlikteliğim bir ömür bulur, ben sarılacak bir yürek bulurum, diye umuyorum, umutlar doğuruyorum yani, hayırlısı...tabi şimdi bunları aşkın sıcacık kollarında düşlemek vardı, korkular ya da endişeler çerçevesinde değil, nasip.


11/12/12

a aa!...

moral gücü yadsınmayacak bir olay...bugün birkaç kişiden çok iyi göründüğümü duydum, suratımdaki tüm sivilceler ve lekeler kremler marifetiyle değil de stresten uzak, mutlu bir haftasonuyla düzeldi.

gerçi gidişimden gelişimde leylalığım üzerimdeydi, telefonu anahtarı gelirken yolda yemeyi istediğim keki bile unuttutacak kadar aklım havalardaydı.

insan sevdiğinin yanında olmalı...ölümle içli dışlı bir işte çalışmak hergün bu türden cümleleri beynimde çınlatıyor, bazen ölümden bahsediyor annem, eşim, abim, arkadaşlarım, bana o sırada nasıl bir an yaşattıklarının farkında bile değiller...

ölümle yalnızlık oldukça uyumlu bir çift, hayatın imüğüne çöktüklerinde lafa söze ne hacet!...kendileriyle tanışıklığım olduğunu anlamak zor olmasa gerek, zaman zaman kabullendiğim bile söylenebilir hatta kabullendiğim bile oluyor, dün sırf 20 tl kaybettim diye "ben öleyim" dedim mesela...sonra sevda beni öptü gerdanımdan, geçti gitti.

maddi meselelerle boğuşurken derimin kalınlaştığını farketmemişim, nasırım batıyor bu aralar, ince ince sızlıyor, törpülenmeli...kendime bakmak bebek bakmak kadar zor, acaba neden?

10/31/12

kronik kalp yetmezliği

tft ekran bilgisayardan yazıyorum bunları, masamın üstü leş gibi, ıslak mendillerim  bittiği için öğleye kadar bu tozun pisin arasındayım, bunu ben istedim, esasen yerimden ve yaptığım işten bir önceki işime göre çok daha memnunum -biraz temizlik fena olmazdı ya olur o kadarlık-çalışmak gerçekten güzel...haftaiçi işe yaramak avutuyor biraz, ne zamanki boşa düşüyorum bir yakamdan hasretlik öte yakamdan evimizi bir yuva haline getirme güdüsü tutuyor ha tutuyor, öyle bi his ki bu ağzımda çerden çöpten eşyalarla eve uçarak gideceğim sanki!

yalnızken her şey kötü, çirkin ve uzak...mesela iş arkadaşlarım, bir ara onları düşünüp kusmak istedim; müdürün masasına, başkanın bürokratik belgelerine, yanımdakinin üçkağıdına, berikinin fesatlığına...şimdiyse sağnak bir yağmurun dinişi gibi ortam hafifçe soğuk fakat yer gök tertemiz! dedikodularla kirlenen ağzım temiz, arkadaşlar akça pakça...hani zorlama falan değil hakikaten öyle geliyor şu an, haksızlık ettiğimi düşünüyorum millete, kendimi sevmeye çalışıyorum, sevdiklerim için güzellikler düşünüyorum, yok hayır aslında hiçbir şey düşünmemeye çalışıyorum, biraz olduğu gibi bırakmak için, ne düşünmem gerektiğini bilmiyorum çünkü...belki ifadem zayıf geliyor, belki durumlar taraflar için alabildiğine farklı...oturur elbet her şey zamanla...


10/29/12

evim gurbet oldu, eloğlu elim avucum...

kocayı ankara'ya annemi de yürüyüşe gönderdim evde kös kös oturuyorum.

buralarda durasım hiç yok, "çok da evlilik meraklısı değilim be ya" söylemlerim geliyor da aklıma, gülüyorum, meğersem içimde ukde kalmış, yoksa insan böyle hemencecik benimser bağlanır mı?

kendimi oyalanacak yığınla nevale bulmuşum, hepsi de bomboş...hizayı bulmam zor oluyor, özellikle geçen sene hazırlanıp durduğum sınavda hatta ondan önceki seneki sınavda ve hatta son birkaç yıldır envai çeşit kulvarda habire çuvallayıp duruşumun nedeni kesinlikle dikkat eksikliği ve o boş beleş uğraşlar...

ne kadar güçsüz düşmeye başladığımı, enerjimi daha akıllıca kullanmam gerektiğini fiziksel zorlanmalarla farkedebiliyrum! eh ne de olsa hastalık, stres, kaygı, telaş aralıksız sürüp gidiyor, onlara harcadığım enerji isteklerim için efor harcama fırsatı bırakmıyor artık...birdenbire kıymete binen performansımın ve zamanın ötesinde kendini gerçekleştirme isteğimin altındaki sebep bu -evi çılgınlar gibi özlememin ardındaki bile bu, görebiliyorum- fakat yabanıl yanlarımdaki otları çekip sevimsiz huylarımı budayınca aşılama yapacak dallar gerekiyor, iyi huylu yeni arkadaşlarla geyikler, eski arkadaşlarla derinlemesine muhabbetler harika olabilir şu aşamada, ne varki bende insan içine karışma istidadı körelmiş beyhudeliğin içinde, ihtiyacım olduğunu bile bile adım atmaya gayretim yok, hayınlığa devam göz göre göre...


10/05/12

bir varmış bir yokmuş...

düğünü kazasız belasız atlattık çok şükür fakat geçim derdi henüz iki haftalık evliyken geldi kapıya dayandı, iki haftadır ben adana'da  eşceğizim muhtelif şehirlerde koşuşturmasına devam etti ve nihayet yarın evim dediğim velakin henüz benimsemeye pek imkan bulamadığım yere yani evimize doğru yol alacağım ufaktan, yuva kurayım diye evden barktan olmak da bu devrin belalarından sanırım, benim dururmumda bunca çok kişi olduğunu görmek üzücü, en azından arada sefil olan bir çocuk yok diye avutmaya çalışıyorum gönlümü ama yemiyor tabi, illa sevdiğini istiyor, isteyeceği varsa göreceği de vardır diyor ve onu heyecanıyla başbaşa bırakıyorum, evet, bu aralar ayrılığın divaneliği üzerimde olabilir biraz, aman azıcıcık işte yahu....

işimden nakil durumu olacak gibiydi olamadı, olmadığına mı yanayım yıllardır birlikte çalıştığım bir insanın çiğ tavırlarına mı bilemedim...umarım bu uzayıp gitmez böyle...kimsenin çıkarları uğruna girdiği kılıkları görmek istemiyorum, o yüzü böyle hatırlamak istemiyorum, sanırım benim sınıfta kalmak üzere olduğum bir imtihan bu...

işyerinde artık başka bir birimdeyim, dilimin ucuna ne laflar geliyor, gidiyor, dedikodudan dilimi kurtarmak için habire kapanıyorum içime, feci halde kinlendim yapılan çirkinliklere, bu pis duygu bana bulaştı diye daha da hayıflanıyorum, bu duyguyu içimden atmak o kadar zor ki...laf sokmadan, dillerimi çatallandırmadan, kırmadan dökmeden hele ki bu kadar sinirliyken, çok çok çok zor...susuyorum, sindim zannediyorlar, bilseler nasıl çamurlaşacağımızı bana pek ilişmezler ya, sabır...

her şeyde bir hayır vardır, gönlümün bir yanı bu iş için oldukça huzurlu; işine ihanet etmedi, son günleri bile olsa verimli geçirmek için gayret etti, emeğinin aldığı üç kuruşa kuruş kuruşuna sindiğini bilerek gayet rahat uykular çekti, diğer yanım onu rahat bıraksa, bu işi bu şekliyle bırakmaktan memnun bile kalabilirdi.

sabır ya rabbi vesveseye kapılmamak için sabır...

9/04/12

olduğu kadar

zaman ne çabuk geçiyor yahu, bir hafta kaldı, misafir gibiyim her yerde...

üç gün üç gece düğün var birkaç gün sonra...sade bir gelin olacak gibiyim, sade törenler, mütevazılığı abartmış programlar hatta gelinle damata kalsa üç günlük programın üç saatlik işi var.

hevesliyim, heyecanlıyım fakat inadına aksi gidiyor ne varsa...Allah'ın her günü ağlayan bir anne, iş güç belirsizliği, bu kadar kalabalık bir olaya hazırlanırken alabildiğine yalnız hissediyor olmam da cabası!

her zorluğun ardına ferahlık olurmuş ya, evlilik konusunda ümitliyim bakalım, düğün beni sıkan bütün bu olayların ilmeği gibi ama nedense sonrasında kocaman sevimli bir fiyonk gibi iki yandan salınırken hayal ediyorum ikimizi, birbirine kördüğüm gibi bağlanmış iki kişi...neden olmasın?


8/27/12

araf


kütüphane yerle yeksan oldu, yerine bir koca duvar, ahşap bir kapı ve iki yeni mesai arkadaşı geldi, bunu nedense zerre kadar önemsemiyorum, gerçi inşaat ve yerleşme faslı çok sinir bozucu, kişilerle yakınlık kurma aşamasına girmeyi de hiç istemiyorum ama bariz bir umursamazlık hakim tavırlarımda…

kitapları da özlüyorum bir yandan...okuma gereği uyandırmayan bir yığın kitabın varlığı beni rahatsız ediyordu ilk zamanlar, neden özlüyorum bilmem, okunmasını gerekli gördüğüm bir yığın kitabın benden uzakta ve okunmakla keskel alaka oluşundan olabilir elbet...

işyerinde yerimi yadırgıyorum, bu yeni oluşumun içindeki eski tek şey olmak kötü...alıştığım yerleri bırakmak gibi gelmediği için artık gittiğime pek üzülmüyorum, çalışmaya devam etmek konusunda sıkıntılı bir evre geçiriyorum fakat geçen haftaki bunaltının ardından bu fikrin üstüne koskocaman kalın bir perde çektim, eninde sonunda her şey olacağına varacak, hayırlısı bakalım.

8/17/12

ev arkadaşım

üç hafta kaldı düğüne...bugün eşyaların kalan kısmını ankara'ya götüreceğiz, ramazanın ilk günü ordaydık son gün yine orda, hayırlısı bakalım...işler güçler gözümde büyüyor, çok bir şey kalmadı esasında, peşpeşe aksilikler oldu bir ara velakin ferahlık eli kulağında benim kendime gelmemi bekliyor olmalı, evet.

gündüz içilen çay ve sütlü kahve ikinizi de çok özledim, gece kahvaltılarını da özleyeceğim biliyorum ama ramazan her zamanki gibi tadında başladı tadında bitiyor, seviyorum ben bu ayı yahu...

son iki haftadır her an uykuluyum ama ne gece ne gündüz uyuyamıyorum, bugün işyerinden bir arkadaş "evlenince geçer" dedi, dur bakalım n'olcak...

"hayatım değişecek" dediğimde gayet olağan geliyor, ne zamanki bir sürü insanın hayatını değiştireceğimi düşünüyorum, ne kadar ciddi bir sorumluluğun altına elimi koyduğumun farkına varıyorum, bir kapının eşiğindeyim, karmakarışık bir yaşama düzen, huzur ve mutluluk getirmeye namzet duruyorum o eşikte...şefkat ve neşe kaynağı olmasını istediğim hayatıma sanırım fazlaca yükleniyorum ve fakat huzur ve sukuneti her daim içimde hissediyorum, iyidir bu herhalde...

annem umarım ben gidince üstünden sorumlulukları eksilmiş, rahatlamış ve sevinmiş olur, umarım beni özlediği kadar yanında olduğumu da bilir, umarım benim kıymetimi anlar ve yanıma sıklıkla gelir, umarım umudum olan tüm insanlar varlığımla mutlu olur, yokluğumda umudunu korur.

sevgilimin kolları evim olduğunda ne şehir kalacak ne sığınacak başka bir liman...bu hissi tarif etmek için sadece duaların diline güveniyorum, Allahu alem...