3/19/2012

bi arkadaşa bakmıştık

uzak bir arkadaşın uzaktan bir arkadaşına ait bir yazı okudum az önce "kızım var ya benim yakınlarımda olsan benimle yakın olmaktan kurtulamazdın, şu kızın dingil olduğu seni uzakta bıraktığından belli" dedim içimden -farkındayım, çok ayıp arkadaşa dingil denilmez ama o ayrı- kişiye dair geçen ufacık bir sohbetten, sanırım biraz da sempatik görünüşünden böyle düşündüm, bilmem, asıl dingil ben olduğumdan belki...ne alakası var, varsa da arkadaşın arkadaşıyla konuşmak çok mu zor ama benim açımdan pek de kolay görünmüyor, kazık kadar olduğumda bile ilkokul bahçesinde es geçtiğim problemlerle yüz yüze kalabiliyorsun...merak ettim bak şimdi, bu kızın kokulu silgisi de var mıdır?

3/09/2012

of

Yunus peygamberin duasındaki gibi "ben zalimlerden oldum" diyorum; aceleci, fevri ve körüm...

huzur lütfen gel de beni bul, aradığım yerlerde ben seni bulamıyorum.

kendimi birine açtığımda şeffaflaşıyorum, içimin ta ciğerimin görülebildiğini düşünüyorum sırf bu nedenden...tabi ki yanlış düşünüyorum çünkü insan kendi gözleriyle kendine göre bakıyor, olmadık ithamlara denk gelmek her an için mümkün, sen ne kadar kendini anlatsan da, saydamlaşma çabasında olsan da, bir yerde saçma hatta gereksiz galiba...kırılmaktan başka neye yarıyor yahu, kendini yok etmekten başka neye yarıyor? giderek görünmez oluyorsun ve karşı taraf seni varsaydığı şekliyle kalabiliyorsun onda, kalırsan tabi...

fildişi kuleler kötü, tamam, kabul...peki ya samimiyet? acıtmayacak kıvamı tutturmak öyle zor ki...sahtelikten ne kadar hazetmiyorsam samimiyetime kurban olmak beni en az bir o kadar ifrit ediyor.

sakince kendimi hizaya almaya çalışıyorum, stres fazlası için tahliye borusu filan ne iyi olurmuş yahu...şu an berbat hissediyorum ama kimbilir belki uzun vadede daha iyi olur, gözümün önünden geçenler çok sinir bozucu...

Allah'ım sen daha iyi bilirsin, zalimsem beni ıslah et, değilsem koru beni bu zalimce ithamlardan, yakın mesafeden denk gelince çok canımı acıtıyor.




3/02/2012

pürtelaş

sonunda geliyor,  bende bir heyecan bir heyecan...bugün sabah olmaz sanırım...aslında iş çıkışında o gelmiş olacaktı, işi çıktı yarına kaldık, halen içten içe iş çıkışında onu görmeyi bekliyorum.

sabah ezanında dikileceğim sokağın başına, görür görmez kendimi tutabileceğimi de zannetmiyorum, annemin yanında sarılmaya utanırım, sokağın ortasında sarılmaya hiç utanmıyorum ama...öyle işte...gelsin artık, gelsin yahu...çıkışta keşke karşımda olsa...

2/28/2012

hasret falan filan işte...

bu çocuğu özlüyorum (kızıldereli olanı değil burnunun kırık yerinden kestiğim şahsı)...gelemiyor, gidemiyorum...parmağıma bol gelen yüzük havalar ısındıkça dar gelmeye başlıyor, yüzük sıktıkça özlüyorum, annem onu soruyor özlüyorum, millet düğün tarihini soruyor haydaaa ben yine özlüyorum, uzaktan bir akraba evleniyor, işyerinden biri nişanlanıyor, ben habire...herneyse işte, durum vahim.

nişanlı olmak da acaiyip bir şey, mesafeli olduğum insanlara ondan bahsettiğimde ağzımdan bir sır kaçırmışım gibi suçluluk duyuyorum, sonra müthiş bir rahatlama "hıı herkes biliyordu değil mi yaaa...", her şeye rağmen aramızdaki yol uzayıp gidiyor, çok çok çok km var arada, aşılması gereken yığınla mesafe var.

o değil de bizim masamız, oturağımız, sehpamız, kitaplığımız falan var şimdi, evimiz var yahu, cidden bak evimiz var, onu artık her akşam kameradan gördüğüm koltuktan alıp evde gerçek halini halen göremediğim eşyalarımızın arasına yerleştirdim bile, hayal mekanı 180 derece değişti, konumlandırmalar hep o evin duvarları çerçevesinde...


ne kadar özlediğimden bahsetmiş miydim?

2/27/2012

tralaylaylom

feci halde öksürüyorum, ciğerim sökülüyormuş gibi kütür kütür sesler çıkıyor ama ciğerlerim sapasağlam...mütemadiyen şu diyalogu tekrarlayıp duruyorum;

-ooo...kötü üşütmüşsün
-yok, üşütmedim, mideden dolayı böyle
-hımm çok ciğerden öksürüyorsun, nane limon kaynatsan iyi gelir
-nane bana pek iyi gelmiyor
-ılık süt?
-...

*'kocakarı ilaçları' yahut 'elalemin aklına uymak' başlıklı deneyimler ölümcül tehlike içerir, lütfen yaklaşmayınız.

genelin her yerde geçmeyeceğini öğrenmek acı; her akşam nane limon kaynatıp yataklara düşmek, alerjiyi grip sanıp antibiyotikle bünyeyi zayıflatarak mikroba yer yapmak, kansızlığı depresyon sanıp nevrotik olmak, depresyonu kansızlık sanıp protein zehirlenmesi yaşamak, aspirinden mide kanaması, ağrı kesiciden deri döküntüsü, penisilinden ölüm tehlikesi atlatmak gayet muhtemel...

2/23/2012

hiçbir şey eskisi gibi kalmaz gidince


renkli bir iş manzarasıyla daha merhaba...

penceremin karşısında bu renkli manzaraya çok alıştım, şu an aslında o balkon bomboş, ev sahibesi sanırım evde yok.

deli bir tamircinin karşısında, çamaşır manyağı ev hanımlarının çaprazında, yan komşuyla çay sefası yapacak yakınlıkta bir ev alıp resmi kurum binası yapmak ne iş pek çözemedim ama yeni bina problemi büyük ölçüde çözüldü, yakın sayılabilecek bir tarihte işyerimin mekanı değişecek  fakat o yakın sayılabilecek upuzak tarihte -bir aksilik olmazsa inşallah- ben olmayacağım.

son dört yıldır üç tarafı kitaplarla kaplı bir adada çalışıyorum, eh artık rafa kaldırılmış kitaplara benzemiş olmam muhtemel...güncel basımların hızla yıpratılıp eskilerin tozdan kirden çıkamadığı bir düzenimiz var burda, tekmili birden sahipli, her biri ayrıca etiketlenmiş, içerikleri internetten görülebilen koca bir yığın...

kütükhanedeki eski kitaplar da cilt parası verilmemek adına yeni binaya gitmeyecek, muhteviyatı için alternatif yöntemeleri kullanmak çok daha akılcı.

benim adıma tek akıllıca çözüm şu sınavın hakkını vermek, o kadar...

2/21/2012

üzümün çöpü armudun sapı

her gün şu sapı çöpü üstünde eciş bücüş kara üzümlerden yiyorum, üzümü yemeyi çekirdek çitmek gibi uğraştırıcı hale getirdikleri için hoşuma gidiyor sanırım, hatta kendimi zora koşmaktan haz duyduğumu şu an kendime itiraf ediyorum.

evvelce arabaların en kıyıda köşede yerlerinden geçme çabalarımı, en dandirik yol kenarlarında ilerlediğimi, en sapa kaldırımlarda gezindiğimi gözüme sokanlar olmuştu, bu kadar haklı olduklarını bilmiyordum, deve gibi yokuş yukarıya seyirtmiyorum ama keçi gibi düz yoldan çıkıp patikaya daldığım ortada...

anlatacaklarım için neden bu kadar çok kelime kalabalığı yapıp cânım benzetmeleri bu kalabalığa salıverdiğimi pek kestiremiyorum ama böylesi geliyor içimden, bir de devrik cümleler var, çok daha beterini devirmemek için noktalara, virgüllere, bilimum işaretlere sarılıyorum ve fakat nafile...

hayli zamandır "kendin olmak", "akışına bırakmak" mevzularına takıldım, görünen o ki "özveri göstermese ölecek" hastalığına yakalanmışım, işin vahim tarafıysa ölümcül olanın özveri hastalığı değil kendin olmanın çelişik yapısı olduğunu fark etmem...şöyle ki, akışına bırakmak benim lügatımda; kendin olup elini eteğini "öteki"lerden çekmek anlamına geliyor, yanlış  burdaysa amenna...değilse yandım.

ne zaman kendim olmaya niyetlensem keskel alaka bir durumda buluyorum kendimi, hayallerim aklımı çimdikleyip kaçıyor, delice heveslere kapılıyorum bu sefer, umut hayalden beslenir ya, semirtiyorum ha babam, sonradan dombili ümidim sığışamıyor hiçbir yere o ayrı... hayal etmeyi severim ama ben bir hayalbaz değilim arkadaş, kendimmişim gibi hissetmiyorum ki öyle, sırf akıldan ve kontrolden ibaret prizmatik bir çokgen de değilim, arasını bulmak adına özveri göstermek benim olayım, ben buyum yani, ezik olmakmış yamuk durmakmış umrum olmuyor, hem anlamıyorum, dizgin bırakınca at özgür mü oluyor?doğasında evcilleşebilmek var bu hayvanın, illa vahşi olması mı gerek atın, kendi olmak için? açıkçası sınırsızlıkta, seyirci kalmakta ya da umursamazlıkta kendim olduğumu zannetmiyorum, uymuyor bana yahu...

2/20/2012

kumdan cam yapmak epey hararetli iş, biliyor musun?

sabah saatlerinde yaşadığım enerji patlaması ardında kül bile bırakmadan uzaklaştı, ya hayallerimi enerjimden uzakta tutmalıyım ya da hayallerimi insanlardan...olmayacak işler bunlar tabi...insanı değil de otlanacak meraları çayırları mı hayal edeceğim yahut enerjimi boşa mı harcayacağım hayallerimi gerçekleştirmek onca güç uğraş beklerken?...hep mi topuklamak gerek, habire debelenmek, ittire kaktıra sürdürmesen öylece gidecek belki hayat fakat bilmiyorum, ayaklarımın altındaki yer hiç yerinde durmuyor, akıp giden kocaman bir kum saatiyse bile giden gidiyor, aktıkça artmıyorsun, belki azaldığın da yok zannettiğim kadar, yaşamak o dengeyi kendisi buluyor belki ama işte durduğun yer bile yerinde durmuyor zaman içinde...zamanla ne çok şey değişiyor...

konuşarak her şeyi ama her şeyi mahvedebiliyor insan, susarak da yapabiliyor, evet.