abbas yolcu

Annem yarın yola çıkıyor. Sarı şekerim de bayram sonrası izin kullanacak.  Yalnızım, hem evde hem de işte... Hiç bu kadar yalnız bırakılmamıştım. İdare ederim tek başıma fakat alışmaktan çekiniyorum, yabanileşmekten... Yapımda var biraz hoyratlık, ayyuka çıksın istemem.

Annem yola bile çıkmamışken her haftasonu için ayrı bir şehri gezme planı yapıyorum, planlarım pek tutmaz ama yarısı tutsa bile iyidir benim için...

Maraş'a gideceğim kesin, verilmiş sözüm hazır bulunmam gereken bir nişan var. Bir ihtimal Ankara, bir ihtimal Mardin, bir ihtimal daha var o da Antalya mı dersin? dedim gitti, Elmalı güzel bir yere benziyor. listede Batman da var ama en düşük ihtimal o. Ve Mersin... Eski kale yıkıntılarından birnin surlarına oturup biraz deniz biraz kum görmek hiç fena olmaz, orda en azından birkaç evlik ihtimalim var.

Teyzem geçen hafta Şam'a gitmiş, gezmeye. Annem 'yaza doğru biz de gidelim' dedi, bakalım aslı çıkarsa yaza Şam-Halep dolaylarında olabiliriz. Hac onu yoracaktır, muhtemelen yatar bu plan, zaten bahara Karadeniz turumu saklı tutuyorum, annemin henüz haberi yok ama şimdiden yerimi yaptım, gerekli yerlere kendimi davet ettirdim, heyecanla zamanı bekliyorum.

Geçenlerde abime "on yıl sonra hâlâ yalnızsam yeğenimi alıp her yaz ayrı bir kıta gezeceğim" dedim, ilk kez dünyayı gezme planıma alay etmeden gayet de gerçekçi yaklaştı. Her şeyden önce iş-izin döngüsüne çare bulmalıyım, sonrası maddiyat, zor ama imkansız değil.

iyi çocukları kötü kurtlar kapar

Çocukları özellikle bebek diyeceğin türde olanlarını gıcık edersen ağlıyorlar, nerden biliyorum? Ağlattığımdan tabi ki… Pek çok çocuğu hiç nedensiz ağlattım, hayır yani canını yakmadım hiçbir çocuğun ama çok pis gıcık gitmişliğim var, kendi yeğenime yapmıyorum bunu pek, diğer misafirler gibi alıp çocuğu ayıplayan bakışlarla “biz kalkalım artık” tribi atan yok çünkü, direkt kucağıma postalayıp “halası öpüşün de barışın” deniyor, yok daha da çılgın kahkahalara ağlak deli gibi çığlıklar karışıyorsa “sen ağlattın sen avut” diyorlar kabak başıma patlıyor, bir başlamışsam da öyle gıcıklığı bir yerde kesemiyorum, inadın acayip adrenalin yaptığını pekala söyleyebilirim, yalan değil.

Hedef kitle olarak çocukları tercih etmemin en önemli nedeni düz mantıklı olmaları, bana strateji yapmıyor, doğrudan veriyor tepkisini, oh mis... Ahanda en zayıf noktam; inatlaşmalarda, tartışmada, herhangi etki-tepki durumunda en gıcık olduğum şey tepkisiz kalınması, uyuz eder insanı var ya, taş mısın mübarek bir ses ver nedir yani!?... Bir diğer sebep; çocuklar çok ilginç tepkiler veriyorlar, mesela çocuk taş fırlatıyor canın yanıyor ama o kadar komik yapıyor ki bunu, o taşa bakıp bakıp gülüyorsun, çocuk yerlerde sersefil seni acıtamadığı için acı çekiyor.

Üf ya bunları yazarken şimdi çok sadist gördüm kendimi, özümde iyi bir insanım esasında… Al sana sinir bozucu birlaf daha… Esra “herkes özünde iyi ama…” demişti, sonra çok acı konuşmuştu ortak bir tanıdığımız hakkında o aklıma geldi. Diyorum belki özde sadist sözde mazoşist olabilirim bak, olur ya sado-mazoistik akımların etkisindeyimdir, ondandır; bu akımlar da sanırsın okyanusta sıcak su akıntısı, menbaı nedir neresidir kuzum hiç anlamam.

istersen yağmurlardan anlamlar çıkar kendince




Bu şehirde en sevdiğim şey yağmur, ayazla karışık kağıt kesiği gibi yüzünü çizip geçmiyor, çoğu zaman ılık ve ince, pek telâşesi de olmuyor burdaki yağmurların... Rüzgarla karışık yağmur varsa kıpkızıl bir çamur var, o bile kına yakmışlarmış gibi ya da makyaj yapmayı beceremeyen yeni yetme kız çocuğu gibi sevimli, hemen de akıp gidiyor göğün yüzünden...

Yağmur sabah mahmurluğunda yağarken yerde pıt pıt baloncuklar oluyor ya dalacaksın yalınayak, ayağının ucunla kovalayacaksın balonları, belki kayacaksın da parmak ucunda devam edecek kovalamaca, müthiş... Gece hızlanan yağmurun sesini duyup yatağa sokulunca bile ayrı bir hoşluk veriyor, sabahın ilk ışıklarında zeminin parıltısı desen harika...

Sabah mahmurluğu her yerde oluyor hani, otobüsten inerken yağmurun tekrar başladığını görüp durağıma gelince heyecanla kalkıveriyorum, koltuğuna çantası takılan bir lise çocuğuyla burun burunayım; sivilceli yüz, numaralı gözlük, suratta yapışıp kalmış şaşkın bir ifade; zor şey bir gençle bir çocuğu sıkış tıkış bir bedene oturtmak. Gülümse ve geç, yağmur geçecek yoksa... Gören de varsın işe geç kaldım zannetsin, işim var, yağmur seninle çok işim var benim.

gün bugündür

Dün bir delinin günlüğü'nde eskileri karıştırıyordum, bir yazı dikkatimi çekti, bir baktım taa ne zaman yorum atmışım ama bir anlatma telaşı, bir şenlik, bir heyecan, enerjikmişim ben yahu... Sabahtan da şöyle bir blog buldum ki değme keyfime... Yağmur da yağıyor inceden, az sonra kahve de gelecek, yanına bademleri göz göz olmuş çikolatam da var üstelik, yok benden iyisi şimdi...

Koltukta yekindim bir an, hop, silkinme zamanıdır, tutmayın yahu!

son günlerde


Cuma günü annemin hac işlemlerini yaptırdık, son gün kılı kılına yetişti her şey…Diyanetten telefon ettiler, şaka sandık önce, üç senedir olmuyordu. O kadar şaşkınız ki şu an… Dayım babamın niyetine gidecek hem de anneme refakat etmiş olacak… Yine sık sık babamı anıyoruz. Annem rüyasında çok kötü görmüş onu, kolunun ve bacağının biri kesikmiş, yine de yürümeye çalışıyormuş, annem tek kolundan tutup yardım etmiş, dehşet verici bir rüyaydı, gecenin bir vakti beni uyandırıp bunu anlattığında “pek hayrına bir şey yapmaz olduk” diye boşboğazlık ettim, tabi bu annemi tedirgin etti hemen sonra “kan rüyayı bozar” dedim, avutmaya çalıştım ama nafile...

Babamdan hatırladığım tek şey cenazesi... mor bir yüz, vücudunun muhtelif yerlerinde kireç gibi bembeyaz yara bandı izleri, bant izlerinin ortasında delikler, olanca kalabalığın ortasında hareketsiz yatan bir beden… “kalksın” diye zırladığımı hatırlıyorum, cenazeye dair her şey çok net. O günden bu yana “çok küçükmüşsün babanı hatırlıyor musun?” sorusuyla habire muhatap olurken unutmam imkansızdı zaten, oysa dört bile değildim, unutmalıydım. Hayalle karışık, anısı mı kalmış yoksa anlatıldıkça kendim mi kurguladım emin olamadığım birkaç şey daha var babamdan hatırladığım, bir de fotoğraflar var, babamın askerlik fotoğrafını hala çantamda taşıyorum, arkasına üç beş cümle karalamış “cansız hayalim” demiş fotoğrafına, ne zaman okusam içim titriyor.

Otobüste rüyayı düşünüyordum, babamı eksik bırakan benim belki, dedim. Onu en çok eksik hissettiğimde hatırlıyorum ya belki de ben her acıya onu bulaştırdığımdan
acı çekiyor yattığı yerde… Bilmiyorum.


Annem güçlü bir kadındır, babamın yokluğunu duymayalım diye çok çabaladı. Üniversiteye başladığım sıra yenilendi acım yani annemin yokluğunda… kimsesizdim ve içimdeki çoğul bir kimsesizlikti, giderek daha da çoğalıyordu. Yeni insanlarla tanışıyordum, ailelerden bahsediyorduk, anneme bu kadar anlam yüklememe şaşıyorlardı, “baba” kelimesinin bende boş teneke gibi bol gürültülü fakat içine hiç değer yüklenmemiş halini görmek şaşırtıyordu yakınımdakileri, bendeki her şey yeni baştan şekilleniyordu hayatımın o evresinde ve o sıralar ilk kez “aşk” dedim, o güne kadar bir kez olsun “korkuyorum” dememiş olan ben, iliğime işleyen korkuyla tanıştım, adamın henüz bendeki sevgiden haberi yokken bile ben kaybetme korkusu taşıyordum. Şimdilerde her defa bunu yaşayacağımı biliyorum artık, yaşamaktan bile korkuyorum bazen… Hayat devam ediyor. Babamı özlüyorum.