7/31/12

güzelim gece

ne diyebilirim ki, seviliyorum galiba...yağmur yok dedim şehrin en sıcak saatlerinde yağmurlar yağdı, hem de en sevdiğım şekliyle; ılık ılık ve ışıklı...gerçi yere düşmeden buharlaştılar ama olur o kadarlık...şu an yüzümdeki ferah esinti yağmurun marifeti... ağustosta böyle bir gece serinliği görmek hem de dünki bunaltıcı basık havanın ardından, üstelik de yanar günlerin içindeyken, inanılmaz geliyor, darısı gönlümün ferahlığına olsun...


7/30/12

hayat, beni şaşırtır mısın rica etsem?

hayatım birdenbire korku filmi fragmanlarına benzedi resmen...sessiz bir giriş sakin sekanslar ve bam bam gelişen sinirbozuculuk, pata küte devam eden gürültü, çok sesli finalin ardından doğru hikayeyi çıkarmak zor olabilir fakat ne fark eder ki korku filmleri hep birbirine benzer! tek sorun şu; şiddet psikolojik mi olmalı fizyolojik mi?

üniversitede arkadaşların yurduna konuk olmuştum bir geceliğine, koskocaman salonda kendi kendime dans ederken burnumun üstüne tersten düşmeyi başarmıştım, hatırladıkça burnumun direği sızlar halen, burnumdaki sıyrık haftalarca kalmıştı, farklı bir yerde fakat aynı terslikte burun üstü çakıldım yine ve burnum sürtmeye devam ediyor.

cehennemdeyim, bana bunu söyleten sıcaklar değil, bunaldım sebebi nem de değil, günlerdir bende yağmur yağıyor şehirde tık yok.

pırstım bir köşeye gözlerimi sımsıkı kapadım, açtığımda film kopacak veya burnumun ucunda bir canavar belirivecek sanki...uyuyup rüya görmeliyim, uykusuzluk insanın yatağının altındaki tüm canavarları dışarıya salıyor.

iyimser olmak istiyorum, ramazan hatrına...belki şehre bir film gelir, bir güzel orman olur, bir çift yeşil göz beni bulur filan belli mi olur hem...

baksana...damdaki salkın salkım üzümler güzel, yeniden kitap okuyor olmak güzel, saatlerce dua edip yüreğinde güçlü sevgiler hissetmek güzel, su var ya hele acayip güzel...

bazen kötü gidişlerin en büyük güzelliği tutkuyla dua edebilmek oluyor, tamam, yüzüm yok aslında, çok hata yaptım, karşı geldim, an oldu isyan bile ettim ama geçti, biliyorum ki anne sevgisinden bile katıksız bir sevgi bu...ümidimin yegane kaynağı...

öldüren de dirilten de hayatı sürdüren de o, bunu yazdım işte bir yere...unutmam umarım.


günler ve yollar ne getirir acep, Allahu alem...

7/25/12

lütfen, benim için dua eder misin?

artık resmi anlamda bir evimiz var, eşyalar kurulup yerini buluyor, harika bir his bu...garip de biraz...evimizi çok sevdim, malum şahsa divane olduğumu söylemeye zaten gerek yok, gel gelelim "nerdeyim, neyim, n'apıyorum" paniklemesi yaşadığım oluyor yine de...

bizimkisi nasıl bir evlilik olacak merak ediyorum, nedense genelde bende pek olmayan bir iyimserlik oluyor bunu düşündüğümde, ne ara düşlesem uçuyorum, fikri bile mutlu ediyor hani...sahicisi için gün sayıyorum bakalım, hayırlısı...


7/02/12

adam öldü, herhangi biriydi

dün gibi aklımda...ilk görüştüğümüz andan itibaren birbirimizden hiç haz etmemiştik; o bana hor davrandı, ben ona laf soktum, benim dilim sivrildikçe onun tersliği arttı, yani olağan hallerdi bir yere kadar...

45 günlük staj süresi boyunca birbirimize katlanmamız gerekiyordu ama ben üçüncü haftanın sonunda zorunlu olmayan stajı zorlu bir işkenceye dönüştürmemin alemi olmadığına karar verdim fakat ordan ayrılmak geleceğimle ilgili kararları kesinleştirecekti, son umut kırıntılarını da yok etmiş olacaktım, orda o adamdan uzakta olmak için çaba harcadım, ters tepti, adam için de nahoş bir durum ortaya çıktı, amacım zor durumda bırakmak değildi -bana karşı tavrı ne olursa olsun özünde iyi bir adamdı inkar edemem- tabi olan oldu.

veda için gittiğimde epey ağır konuştu,bazısında haklıydı, sinirliydi de...pişkinliğe vurdum biraz, kendimi tuttum, gittim, asansörde salya sümük ağlamaya başladım sonra...öyle böyle değil, günlerce aklıma geldikçe içlendim, ziyadesiyle de incindim.

o günlerde adama mail atmaya yeltendim birkaç kez...durum iyice karışır mıydı? özür mü dilemeliydim sebep olduklarımdan dolayı? incindiğimi mi vurgulamalıydım? neydi yani?...adamın yüzüne pişkinlik yap ardına mail at ağlan, yok artık... kaldı öylece.

geçen hafta yakındığım gazeteci bu adamın arkadaşıydı, zorla da olsa adını hatırlayabildim, baktım maili de kayıtlı duruyor, "yazayım, yıllar geçmiş aradan laf ebeliğine kalkışmazsam olumsuz bir tepki verip canımı sıkmaz herhalde "dedim, helallik isterim diye düşündüm, çünkü o zamanlar ardından söylenip durmuştum, yazdım kısa bir şey, göndermeden önce google amcaya sordum bu adam ne yapar ne eder diye, adamın hayatına bakınca çok gereksiz bir detay olacakmışım gibi geldi, vazgeçtim, maili sildim ve adam iki gün sonra öldü.

ne hissettiğimi bilmiyorum, helallik istesem iyiydi ama belki de durduk yere adamla cıngar çıkacaktı yine, incindiğimi söylemeden geçememiştim çünkü...vardır bunda da bir hayır diyorum ama nafile, peki ya iki gün önce hatırlamanın hikmeti neydi diyor içimden bir ses...

hayatta küslük sürdüğüm hiç kimse yok, bir bu adama küskünlük hissediyordum o da şimdi yok, bu kadar muğlak bırakmazdım ben meseleleri, nasıl oldu bilmem..."keşke" demekten nefret ediyorum.

6/26/12

medya tirivirisi...

medyanın kokuşmuşluğundan iğreniyorum,özellikle de adanadaki yerel medyadan...zamanında çalıştığım için içini dışını ne kadar laçka olduğunu bildiğim yerel bir tv şu an çalıştığım kurumu karalamaya çalışıyor, inanamıyorum!

zamanında bu kurumda çalışmayıp 'mesleğimi yapacağım, onca yıllık emek heba olmamalı" diye azimle gittiğim yerin pisini pasını midem kaldırmadığı için buraya dönmüştüm, kalkıp da burayı kirlenmişlikle suçlamalarını aklım izanım kabul etmiyor, yuh diyorum açıkçası...

nasıl bir şeyse bu medya patronluğu denen şey -kıytırıktan bir yerel tv sahibi olmak bile- ego tavan yapıyor olmalı! yasal görevini yapması için insanların gelip ayaklarına falan kapanmasını bekleyebiliyormuş yani...

Tehditten dem vuran bir insanın üç beş cümle öncesi ve sonrası "haber yaparım" tehdidi nasıl olabiliyor anlamış değilim hani...tabi kişinin yılların muhabiri olduğu, tecrübesi inkar edilemez, gayet ustalıkla olayı panayır alanına taşıyıp seyirciye duygusal efekt sunmayı da ihmal etmemiş ki, babam hasta iş mi düşüneceğim duygusal performansını takdir ediyorum, twitter'daki geyiklerini görmesem babası için endişelendiğini gerçekten düşünebilirdim.

yazık ya...haksızlık ettiği insanları tanıyorum ve bu yapılanlardan tiksiniyorum açıkçası...

6/22/12

kırkı çıkmamış mutluluklar vb...

dün adana'ya yağmur yağdı, nasıl da güzeldi, yanında da tozu dumana katan bir rüzgar esti ki evlere şenlik, kaygılarımdan da bir kısmını aldı götürdü kendiliğinden ne diyeyim, eğer hava da içim kadar bunaltıcı olsa hiç çekilmezdi.

tavana gözlerimi dikmeyeli epey zaman olmuş, fark ettim de kendimi biraz zorlasam üç odanın çatlaklarına harita çizebilirim geniş ölçekli...

insan yaşamını geçirdiği şekilde ölürmüş derler, ben tavana bakarken ölebilirim mesela, hatta "keşke ölsem" dediğim genelde öylesi anlar...kusursuz bir ölü duruşu, boylu boyunca...çatlaklardan ruhumun süzülüp sezayı bulması gayet şairane geliyor, cansız et parçası olarak bedenimi düşünmek acı tabi...

mutlu olunca asla başıma kötü şeyler gelmeyecekmiş gibi hissediyorum, ne kötü yanılgıdır yahu, ne feci burun üstü çakılıştır o...işin kötüsü hiç uslanmıyorum da...mutluluktan yana ağzımın payını defalarca almış olmama rağmen; mutsuz, beklentisiz, yavan gerçekliği yine de kabullenemiyorum!...dünya bu olmamalı, hayat böyle olmamalı, kuru kuruya gitmez ki böyle velakin ben yaşamanın kulak memesi kıvamını tutturamıyorum,  zamanla olur mu acep?

mutluluğun hayal kırıklığıyla göbek bağını kesecek ebenin ellerinden öperim şimdiden, kendisine sevgim saygım sonsuz...

6/18/12

...

ruhum nasıl da mevsimin renginde...aynı turuncu hava, aynı bunaltıcı sıcaklıkta sevmeler, tıpkısının aynısı rehavet, nem, gam, hararet...durup da dalgaları izler gibi bir halim var, onca koşuşturmaca arasında alabildiğine durgun bir kumsal, kumları dalgalar kadar değişken, değiştiği hiç fark edilmeyen...

sınav yaklaşıyor, düğün yaklaşıyor, ben duruyorum, ayağımın altından yine kumlar kayıp gidiyor.

durduğum yerde ders çalışmak yoruyor, güneş tepeme geçerken alacak verecek derdine düşmek yoruyor, işin ilginci hiç yorulduğumu bilmiyorum, günlerin de kumlardan pek farkı yok sanki...

küçükken asırlık bir ağacın kocaman gövdesinde yaşamayı hayal ederdim, evimin kalın dallarında küçük küçük oyuklarım sıkılınca tırmanacağım koskocaman bir ağacım vardı güya...çeyrek asır sonra şu saatte; ağaç benmişim, köklerim köklere karışmış, dallarım dallara sarılmış, meğersem ben uzayıp gitmişim...maviyi severdim hep, biraz daha sevmişim...toprak renginde bir hayata kök vurmuşum...hayal işte...

içime biraz daha nem soluyup buharlaşmaya gidiyorum öğlenin tam ortasında dışarıya, telaşa...yapacak çok şey var, yapılmaması gerekenler listesi dalga dalga köpürüyor, kumsaldaki bir ağacın gölgesine takıldım gidiyorum, hayırlısı...

5/28/12

gelişigüzel...

her şey harika, tabi şikayet edecek onlarca şey bulabilirim yine ama -hayır- şu duruma şükretmemek akılsızlık olur ve ciddi manada nankörlük...

havalar güzel, on gün evvel yanımda sevdiğim de vardı daha bir güzeldi velakin hastaydı, feci hastaydı hem de "bunu saymayız bi daa bi daa" dedik, o vaziyette bosnalara kadar kaçtı gitti cancağızım, sağlık olsun, ne diyeyim.

çeyiz çılgınlığının son demlerindeyim, halen alışveriş yapmaktan hoşlanmıyorum ama internetten yaptığım alışverişlerde 'e artık dur yahu' denecek yere geldim, mng-ups-yurtiçi elemanları adımı görür görmez adresimi gözü kapalı bulacak kıvama geldi, o kadarını söyleyeyim!

öyle çok ev eşyası baktım ki son bir yılda, ilk başlarda aldığım şeylere bakıp 'yok artık, bu ne ya!' diyebiliyorum, ama neden bu baharatlık, bilemiyorum, ben bu porseleni  hangi açıdan görmüşüm acep bakışları falan...sonradan, o ilk gezmeler çekinmeler aklıma geliyor, utanmakla o kadar meşguldüm ki iyice bakamadım muhtemelen diyorum, sanki tüm dünya evlenmeye niyetlendiğimi öğrenmiş ve de umurlarındaymış gibi...harbiden züccaciyelerde bakınırken oğlanları kesen yeniyetme kızlar gibi kızarıp bozarıyordum, suratta da apışık bir gülümseme, şaka gibi, evleniyorum, on yıl önce anlatsalar şakanın dik alası gelirdi, garip yahu, şimdi şimdi alışabiliyorum, sonunda kışlıklarımı ve kitaplarımı topladım, sanırım gitmeye hazırım...

ev için dikiş iğnesine kadar listedekileri hallettim, hatta tencere tava konusunu azıcıcık abarttım, gel gelelim düğün için henüz bir liste bile yapmış değilim, gelinlik olaydı gerisi olduğu kadardı artık ama yok!...nedense düğün konusunda haddinden fazla rahatım, du bakalım n'olcak :)


5/18/12

konar/göçer

geçen hafta kışlıklarımı kocaman karton bir kutuya doldurup koli yaptım, bu hafta sıra kitaplarımda, erken aslında bu hazırlıklar için ama kendimi hazırlamak için geç bile kaldım, nedense giysilerim ve kitaplarım gidince taşınmış olacağımı varsayıyorum, sanki yerleşik düzenim bunlardan ibaret...

yeni ev, yeni aile, yeni şehir...deniz seviyesine en yakın ovadan gidip binlerce metre yükseklikteki bir dağın başını yurt tutabilen bu bünye, çok daha iyi şartlara sahip bir şehirden tedirginlik duyabiliyor, hırçın kışına ya da denizin tuzlu nemiyle ciğerimi yakmayan yazlara alışabilecek miyim bilmiyorum -hava da bahane ya- el olup gideceğim ya burdan yer tutabilecek miyim gittiğim yerde, ister istemez endişeleniyorum.

evlenmek istediğimden emindim fakat şimdiye kadar evlenmek konusunda bu kadar kesin karar verebildiğim kimse olmadı, evet, onunla bir ömür geçirmek istiyorum, mutluluğu, huzuru elceğizlerimle hayatımıza katıp karıştırmak istiyorum, bunu yapmaya kalbim dayanırmış gibi görünüyor, gümbürtüsünden kulaklarımı uğultular sarıyor çünkü...yine de bazen şöyle kocaman kucaklayıp kalbimi azıcık uslandıracak bir destek fena olmuyor hani...sevgilim, kollarının arasında hayatım ne kadar küçücük kalıyor.

toparlanma vakti, göç benim her yazımda her kışımda var, gözümü yola dikmiyor muyum her fırsat buluşumda, al işte, evler ve yollar seni bekler şimdi...

4/29/12

bulanık su derin olur

sıcak pudingin üstüne soğuk süt içtim, dişim sızlıyor, dişimi metalik kaplamasına değin siniri henüz alınmamış minelerimde hissediyorum, evet, bu tam da içinde buluğum durum...sıcacık bir hisse yanmışken adam durduğu noktadan daha da uzağa gidiveriyor, tut ki çok yazar diye telefona bile hasret gidiyorsun, oluyor böyle...umarım sadece bazen...bazen yalnızlık iyidir ama sadece bazen! nedir yani, olmuyor mu, o olmasa gönül sevmiyor mu, seviyor elbet, ne farkediyor ki diyeceğim  ya yüzüm gözüm eğilecek diye korkuyorum! uyumadan önce sesini duymasam sabaha hiç çekilmiyorum, gece boyu rüyamda ne diller döküyorsam sesim bile gidermiş bazen...

düğüne birkaç ay kaldı, pek heyecanlı görünmediğimi söylüyorlar, ben hiç böyle hissettiğimi hatırlamıyorum, son birkaç aydır durduramadığım bir iştahım ve onca çabaya rağmen aldığım kilolar şu zamana denk gelmişse pek tesadüf olmasa gerek, eh iki yıldır gayet iradeliydim, ders konsantrasyonum bile alt üst, tüm bunlar dışa vurulmakta güçlük çekilen bir teleşın yansımaları zannımca...yazmak iyi geliyor.

okuyan birileri varsa -ki öyle umuyorum- duygularımı yaşıyorum, mütemadiyen içimden, arda kalan zamanlarda bizzat ve fiilen...


3/23/12

huy canın altındadır cancağızım

alışkanlık aşktan betermiş hakikaten azizim...bir haftadır aramadık arkadaş bırakmadım neredeyse, ı ıh kesmiyor, mail, internet sefaları, ders mers, şarkı şiir, yok yok...illa ki bir şeyler eksik...akşam on-onbir gibi kaşıntılar tutmaya başlıyor, bitleniyorum, bir hafta daha yurtdışında olacak bakalım, bahar alerjisinden önce bu ayrılık sıkıntısı derime işleyip beni pul pul dökecek zannımca...nerden icap ediyor bu alışkanlıklar bilmem, maillerimi dakka başı kontrol etmek evvelce yapışıp kalan huylardan, blog yazmak dahi eskilerden kalma bir alışkanlık esasında...huysuzluğum neden veya nereden, muallak hepsi!...

8 eylülde düğünüm var, nikah bir gün sonrasında, farklı şehirlerde, başvuru işlemlerini ayrı yerlerden hallediyoruz, tek başıma başvuru yapmak iyi hoş da değişik, evlililk izni istiyorum pos bıyıklı amcalardan, pîri fâni belediyeciğimiz elini öptürüyor (bir öpücük 58 tl, ucuza gitmiyor muhterem), olay burda bitmiyor elbette, işlemleri yalnız yürütmek ayakta durabilme havaları falan veriyor, gayet fiyakalı, herkesin onu sormasına da tamam, soba borusu değil ya soracaklar muhakkak, benim anlamadığım başvuru için gittiğim her yerde "eşin" ya da "kocan" denmesi, her defasında afallatıyor beni yemin ederim, hele bi durun yahu, alışmam için azcıcık zaman verin, değil mi ama?...

3/19/12

bi arkadaşa bakmıştık

uzak bir arkadaşın uzaktan bir arkadaşına ait bir yazı okudum az önce "kızım var ya benim yakınlarımda olsan benimle yakın olmaktan kurtulamazdın, şu kızın dingil olduğu seni uzakta bıraktığından belli" dedim içimden -çok ayıp arkadaşa dingil denilmez ama o ayrı- kişiye dair geçen ufacık bir sohbetten, sanırım biraz da sempatik görünüşünden böyle düşündüm, bilmem, asıl dingil ben olduğumdan belki...ne alakası var, varsa da arkadaşın arkadaşıyla konuşmak çok mu zor ama benim açımdan pek de kolay görünmüyor, kazık kadar olduğumda bile ilkokul bahçesinde es geçtiğim problemlerle yüz yüze kalabiliyorsun...merak ettim bak şimdi, bu kızın kokulu silgisi de var mıdır?

3/09/12

of

Yunus peygamberin duasındaki gibi "ben zalimlerden oldum" diyorum; aceleci, fevri ve körüm...

huzur lütfen gel de beni bul, aradığım yerlerde ben seni bulamıyorum.

kendimi birine açtığımda şeffaflaşıyorum, içimin ta ciğerimin görülebildiğini düşünüyorum sırf bu nedenden...tabi ki yanlış düşünüyorum çünkü insan kendi gözleriyle kendine göre bakıyor, olmadık ithamlara denk gelmek her an için mümkün, sen ne kadar kendini anlatsan da, saydamlaşma çabasında olsan da, bir yerde saçma hatta gereksiz galiba...kırılmaktan başka neye yarıyor yahu, kendini yok etmekten başka neye yarıyor? giderek görünmez oluyorsun ve karşı taraf seni varsaydığı şekliyle kalabiliyorsun onda, kalırsan tabi...

fildişi kuleler kötü, tamam, kabul...peki ya samimiyet? acıtmayacak kıvamı tutturmak öyle zor ki...sahtelikten ne kadar hazetmiyorsam samimiyetime kurban olmak beni en az bir o kadar ifrit ediyor.

sakince kendimi hizaya almaya çalışıyorum, stres fazlası için tahliye borusu filan ne iyi olurmuş yahu...şu an berbat hissediyorum ama kimbilir belki uzun vadede daha iyi olur, gözümün önünden geçenler çok sinir bozucu...

Allah'ım sen daha iyi bilirsin, zalimsem beni ıslah et, değilsem koru beni bu zalimce ithamlardan, yakın mesafeden denk gelince çok canımı acıtıyor.




3/02/12

pürtelaş

sonunda geliyor,  bende bir heyecan bir heyecan...bugün sabah olmaz sanırım...aslında iş çıkışında o gelmiş olacaktı, işi çıktı yarına kaldık, halen içten içe iş çıkışında onu görmeyi bekliyorum.

sabah ezanında dikileceğim sokağın başına, görür görmez kendimi tutabileceğimi de zannetmiyorum, annemin yanında sarılmaya utanırım, sokağın ortasında sarılmaya hiç utanmıyorum ama...öyle işte...gelsin artık, gelsin yahu...çıkışta keşke karşımda olsa...

2/28/12

hasret falan filan işte...

bu çocuğu özlüyorum (kızıldereli olanı değil burnunun kırık yerinden kestiğim şahsı)...gelemiyor, gidemiyorum...parmağıma bol gelen yüzük havalar ısındıkça dar gelmeye başlıyor, yüzük sıktıkça özlüyorum, annem onu soruyor özlüyorum, millet düğün tarihini soruyor haydaaa ben yine özlüyorum, uzaktan bir akraba evleniyor, işyerinden biri nişanlanıyor, ben habire...herneyse işte, durum vahim.

nişanlı olmak da acaiyip bir şey, mesafeli olduğum insanlara ondan bahsettiğimde ağzımdan bir sır kaçırmışım gibi suçluluk duyuyorum, sonra müthiş bir rahatlama "hıı herkes biliyordu değil mi yaaa...", her şeye rağmen aramızdaki yol uzayıp gidiyor, çok çok çok km var arada, aşılması gereken yığınla mesafe var.

o değil de bizim masamız, oturağımız, sehpamız, kitaplığımız falan var şimdi, evimiz var yahu, cidden bak evimiz var, onu artık her akşam kameradan gördüğüm koltuktan alıp evde gerçek halini halen göremediğim eşyalarımızın arasına yerleştirdim bile, hayal mekanı 180 derece değişti, konumlandırmalar hep o evin duvarları çerçevesinde...


ne kadar özlediğimden bahsetmiş miydim?

2/27/12

tralaylaylom

feci halde öksürüyorum, ciğerim sökülüyormuş gibi kütür kütür sesler çıkıyor ama ciğerlerim sapasağlam...mütemadiyen şu diyalogu tekrarlayıp duruyorum;

-ooo...kötü üşütmüşsün
-yok, üşütmedim, mideden dolayı böyle
-hımm çok ciğerden öksürüyorsun, nane limon kaynatsan iyi gelir
-nane bana pek iyi gelmiyor
-ılık süt?
-...

*'kocakarı ilaçları' yahut 'elalemin aklına uymak' başlıklı deneyimler ölümcül tehlike içerir, lütfen yaklaşmayınız.

genelin her yerde geçmeyeceğini öğrenmek acı; her akşam nane limon kaynatıp yataklara düşmek, alerjiyi grip sanıp antibiyotikle bünyeyi zayıflatarak mikroba yer yapmak, kansızlığı depresyon sanıp nevrotik olmak, depresyonu kansızlık sanıp protein zehirlenmesi yaşamak, aspirinden mide kanaması, ağrı kesiciden deri döküntüsü, penisilinden ölüm tehlikesi atlatmak gayet muhtemel...

2/23/12

hiçbir şey eskisi gibi kalmaz gidince


renkli bir iş manzarasıyla daha merhaba...

penceremin karşısında bu renkli manzaraya çok alıştım, şu an aslında o balkon bomboş, ev sahibesi sanırım evde yok.

deli bir tamircinin karşısında, çamaşır manyağı ev hanımlarının çaprazında, yan komşuyla çay sefası yapacak yakınlıkta bir ev alıp resmi kurum binası yapmak ne iş pek çözemedim ama yeni bina problemi büyük ölçüde çözüldü, yakın sayılabilecek bir tarihte işyerimin mekanı değişecek  fakat o yakın sayılabilecek upuzak tarihte -bir aksilik olmazsa inşallah- ben olmayacağım.

son dört yıldır üç tarafı kitaplarla kaplı bir adada çalışıyorum, eh artık rafa kaldırılmış kitaplara benzemiş olmam muhtemel...güncel basımların hızla yıpratılıp eskilerin tozdan kirden çıkamadığı bir düzenimiz var burda, tekmili birden sahipli, her biri ayrıca etiketlenmiş, içerikleri internetten görülebilen koca bir yığın...

kütükhanedeki eski kitaplar da cilt parası verilmemek adına yeni binaya gitmeyecek, muhteviyatı için alternatif yöntemeleri kullanmak çok daha akılcı.

benim adıma tek akıllıca çözüm şu sınavın hakkını vermek, o kadar...

2/21/12

üzümün çöpü armudun sapı

her gün şu sapı çöpü üstünde eciş bücüş kara üzümlerden yiyorum, üzümü yemeyi çekirdek çitmek gibi uğraştırıcı hale getirdikleri için hoşuma gidiyor sanırım, hatta kendimi zora koşmaktan haz duyduğumu şu an kendime itiraf ediyorum.

evvelce arabaların en kıyıda köşede yerlerinden geçme çabalarımı, en dandirik yol kenarlarında ilerlediğimi, en sapa kaldırımlarda gezindiğimi gözüme sokanlar olmuştu, bu kadar haklı olduklarını bilmiyordum, deve gibi yokuş yukarıya seyirtmiyorum ama keçi gibi düz yoldan çıkıp patikaya daldığım ortada...

anlatacaklarım için neden bu kadar çok kelime kalabalığı yapıp cânım benzetmeleri bu kalabalığa salıverdiğimi pek kestiremiyorum ama böylesi geliyor içimden, bir de devrik cümleler var, çok daha beterini devirmemek için noktalara, virgüllere, bilimum işaretlere sarılıyorum ve fakat nafile...

hayli zamandır "kendin olmak", "akışına bırakmak" mevzularına takıldım, görünen o ki "özveri göstermese ölecek" hastalığına yakalanmışım, işin vahim tarafıysa ölümcül olanın özveri hastalığı değil kendin olmanın çelişik yapısı olduğunu fark etmem...şöyle ki, akışına bırakmak benim lügatımda; kendin olup elini eteğini "öteki"lerden çekmek anlamına geliyor, yanlış  burdaysa amenna...değilse yandım.

ne zaman kendim olmaya niyetlensem keskel alaka bir durumda buluyorum kendimi, hayallerim aklımı çimdikleyip kaçıyor, delice heveslere kapılıyorum bu sefer, umut hayalden beslenir ya, semirtiyorum ha babam, sonradan dombili ümidim sığışamıyor hiçbir yere o ayrı... hayal etmeyi severim ama ben bir hayalbaz değilim arkadaş, kendimmişim gibi hissetmiyorum ki öyle, sırf akıldan ve kontrolden ibaret prizmatik bir çokgen de değilim, arasını bulmak adına özveri göstermek benim olayım, ben buyum yani, ezik olmakmış yamuk durmakmış umrum olmuyor, hem anlamıyorum, dizgin bırakınca at özgür mü oluyor?doğasında evcilleşebilmek var bu hayvanın, illa vahşi olması mı gerek atın, kendi olmak için? açıkçası sınırsızlıkta, seyirci kalmakta ya da umursamazlıkta kendim olduğumu zannetmiyorum, uymuyor bana yahu...

2/20/12

kumdan cam yapmak epey hararetli iş, biliyor musun?

sabah saatlerinde yaşadığım enerji patlaması ardında kül bile bırakmadan uzaklaştı, ya hayallerimi enerjimden uzakta tutmalıyım ya da hayallerimi insanlardan...olmayacak işler bunlar tabi...insanı değil de otlanacak meraları çayırları mı hayal edeceğim yahut enerjimi boşa mı harcayacağım hayallerimi gerçekleştirmek onca güç uğraş beklerken?...hep mi topuklamak gerek, habire debelenmek, ittire kaktıra sürdürmesen öylece gidecek belki hayat fakat bilmiyorum, ayaklarımın altındaki yer hiç yerinde durmuyor, akıp giden kocaman bir kum saatiyse bile giden gidiyor, aktıkça artmıyorsun, belki azaldığın da yok zannettiğim kadar, yaşamak o dengeyi kendisi buluyor belki ama işte durduğun yer bile yerinde durmuyor zaman içinde...zamanla ne çok şey değişiyor...

konuşarak her şeyi ama her şeyi mahvedebiliyor insan, susarak da yapabiliyor, evet.