2/04/22

n'aber dostum, hadi kal sağlıcakla

Garip bir barışma teklifi, daha garip varsayımlar, güç bela hizaya çekilen sohbetin ardından günlerce baş ağrısı çektim, ciddi bir teklif olmadığının gayet farkındayım velakin söylemek isteyip de söyleyemediklerimin tam yeriydi... uzun uzadıya yazdım, onunla bir ilişki hevesi veya aşk devam ettiğinden değil, içimde kalınca beni zehirlediğinden... yazının sonuna veda mektubumu iliştirip, başlığa özet de geçtim: "güzelce vedalaşalım".

Onu bilemem ama vedalaşamamak içime dert olmuştu -çift olarak başarısız olsak da 20 yıllık arkadaşımdır kendisi- burnumuzdan gelmesine karşın bunca zıtlıkla 9 yılı aynı çatı altında geçirebildiysek arada hatır gönül çok olduğundan...

Çocuk olmasa görüşmemeyi tercih ederdim ama makul mesafede, maskelenmiş, steril bir iletişim ortamı sürdürmek durumundayım.

Aramızdakiler tarih oldu, ne çocuğu boşa ümitlendirmeye ne de geçmiş için dalaşıp yavruyu üzmeye değmez, ebeveyn olarak en azından onun mağdur olmamasını sağlayabiliriz diye umuyor, mümkün olduğunca net sınırlar çiziyorum.

Miniğimin gözleri feldür füldür bu aralar, gülüyor mu üzülüyor mu belli değil, burda olsa çözerdim dilini, uzaktan uzağa şirinlikler şakalar yapıp rahatlatmaya çalışabiliyorum sadece...

1/31/22

güneş "doğu"dan yükselir

 Blogları Canlandırma Projesi için olan yazının yorumlarına habire yazmak isteyince "neden ikinci bir yazı olmasın?" diyerek tekrar yazmaya karar verdim.

Kısaca bahsetmek istediğim mangalar;

"Bleach" hikayenin çoğu başka boyutta geçiyor olsa da sağlam felsefi altyapısı ve güçlü hayal gücüne sahip, gerçeklikten kopmayı dilediğim bir zamanımda beni tüm sorunlarımın ötesine çekebilmiş bir yapım, bu nedenle olsa gerek bende yeri ayrı olan animelerden... ilginç bir biçimde mangasını hiç okumadıklarımdan biri.

"Attack on titan" iş arkadaşımın kızı izliyor diye eleştirdiği sırada dikkatimi çeken, animesini izleyip baştan sona mangasını da okuduğum, böylesi gerçeküstü bir hikayede beni içine çekmiş ve yakınlık hissettirmiş bir iş...

"One Punch Man" baş kahramanın kel kafası dışında ilgimi çekebilecek unsuru olmadığını düşünsem de, komedi anlayışı tam olarak bana uymasa da, yüzümde kocaman gülümsemeyle izlediğim bir anime ki neden böyle gerçekten ben de bilmiyorum ama seviyorum keratayı...

"Tokyo Ghoul" ve "Gantz" mangalarının çizimlerindeki muhteşem detaylara hayranım, hastalıklı gibi görünen onca eylem, onca düşünce nasıl şiir gibi işlenebilir ki!?...

"Slum Dunk" çizgilerini beğenmesem de çok sevdiğim animelerden ve benim gibi yerden bitmeyi bile basketbol oynama isteğiyle gaza getirebilen spor türü mangaların en iyi örneklerinden, "Haikyu" da iyi kabul ediyorum ama aynı tadı vermiyor, ah şimdi burada "hangimiz kaptan tsubasa ile röveşataları sevmedik?" demeden geçmek olmaz.

"Rurouni Kenshin" filmini animesinden iyi bulduğum en nadide manga örneklerinden... filmi kusursuz değil, göklere çıkaracak tarafı yok ama güzel uyarlanmış bir seri olduğunu düşünüyorum, hele ki "Gintama" uyarlaması seyrettikten sonra... live action yapımlar batıda daha başarılı ne yazık ki...

"Sweet Home" gibi animesi olmasa da diziye uyarlanan işler de var, ben diziyi oldukça başarılı bulmuştum.

Shoujo türü çoğu romantik ve okul temalı mangalardan uyarlaması yapılan çok fazla; 

"Au Haru Ride" çizimlerinden hikayesine naif bir o kadar da güçlü dibine kadar romantik ama kız işi olmaktan paçayı kurtaramayacak türden duyguları çok güzel ve detaylı verebilmiş bir manga bu türde en sevdiğim...

"Tonari No Kaibutsukun" romantik ama vahşi, alabildiğine sevimli...

"Ookami Shoujo To Kuro Ouji", kurt kızla siyah prens gibi bir şey adının Türkçesi ama oğlan tilki kız köpek...

"Nijiiro deizu", bana 'ah gençlik' dedirten rengarenk, sıcak ve alabildiğine ergen mangası...

"Omoi, Omoware, Furi, Furare", çizgilerini sevdiğim sıradan ama izlemesi/okuması zevkli çizgilere sahip...

"Horimiya" mangasında sınıfın en çalışkanı ve de evin hamarat kızı Hori ile gözlüklü olduğu için inekmiş gibi görünen oysa Süpermenvari gizlediği kimliğinde vücudundaki piyırsing ve dövmelerle aykırı sayılabilecek tembel, yumuşak huylu, güzel yürekli çocuk Miyamura'nın aşkı konu edilmiş benden en tatlı çift ödülünü alabilecek kadar şekerimsi tadı olan da budur.

"Tsubaki-Chou Lonely Planet" sevdiğim fakat uyarlaması olmayan mangalardan yaş farkı fazla aşklardan biri olsa da sınırları olan ılık meltem havasında bir manga... 

"Hirunaka No Ryuusei" aynı mangakanın eseri fakat daha popüler... yine de 'öğrencisiyle aşk yaşayan öğretmen' konusu bana ters olduğundan sonu düzgünce bağlanmış olsa da zaman zaman çok sinirlerimi bozan bir hikaye, çizgileri muhteşem velakin 15 yaşındaki kızın karşısında sorumluluk sahibi olması gereken buna hem yasal hem ahlaki olarak zorunlu olan kişinin pervasızca hareket edip kafa karıştırması, adına da aşk demesi gerçekten sıkıntılı bence, aşıksan ona hayatı tanıma şansı ver, reşit olsun en azından, kimliğini iyi kötü bulsun, ne istediğini bilsin, ondan sonra sal kendini duygularına mücadele ediyorsan et, gıcık...

"Orange Marmalade" vampir hikayesinin limonata tadında olanı... Kore dizisi de varmış ama izlemedim.

"Lovely Complex" zıt kutuplar birbirini çekerin manga hali... aşağılık kompleksine neden olabilen fiziksel farklara rest çeken, yadırgamalara inat pek de güzel olmuş aşklardan biri...

"Gekkan Shoujo Nozaki-kun", aşk uğruna kendini manga dünyasında aşk hikayelerine kafa yorarken bulan çekingen kızımızın, dibindeki bariz aşktan habersiz aşkın piri oğlanla amansız mücadelesi...

"Skip Beat!", oyunculuğa bambaşka açıdan bakmanızı sağlıyor, aşk da var tabi ki en güzelinden...

"Shigatsu Wa Kimi No Uso" müziği temel alsa da başrolde bence umut var, oldukça etkileyici bir hikaye, müthiş çizgiler...

"Relife" hayatı pişmanlıklarla dolu pek çok insanın 'keşke öyle bir ilaç olsa' diyeceği, umut veren, hayatta ikinci şansı nasıl yakalayabileceğimizin tüyolarıyla bezenmiş, yaralarını sarmak isteyenlerin belki çok ilgisini çekmeyecek ama onlara yakın pek çok kişiyi etkileyecek bir hikaye.

Muhteşem başlayan sona doğru aynı tadı alamasam da bende başka türlü olan "Akatsuki No Yona" mangasında cesur-korkak, akıllı-salak, ruhsuz-sevdalı aynı anda ikisini birden olması imkansız görünse de olabilen güzel tasarlanmış bir karakter var, yanına da her daim cesur-akıllı-sevdalı türde baskın bir tip koymuşlar fantastik unsurlarla da süsleyip "gel de sevme" demişler, çok da güzel olmuş... 

webtoon mevzuna da girersek liste iyice uzuyor;

Bu aralar en popüler olanlar "Let's Play" ve "Lore Olympus" ama pek beni sarmıyor.

En sevdiklerimden "True Beauty" webtoon olark devam ediyor ama dizisi yayınlanalı epey oldu, uyarlaması şirin olsa da mangası kadar başarılı bulmadım.

Kdrama tadında pek çok webtoon var "Age Matter", "I Love Yoo", "Secretary Out of Order", "There Must Be Happy Endings", "See You in My 19th Life", "Perfect Marriage Revenge", "To You Who Swallowed a Star", "My Younger Brother's Friend" okurken dizisini görür gibi olduğum türden hikayeler, sıkça kdrama izleyenlerin aşina olduğu pek çok klişeye sahip, hepsinde var klişe ama bunlarda işin kuralı buymuş gibi sırıtıyor bazen...

Seviyorum kdramayı haliyle webtoon okumak ayrı bir keyif de veriyor klişeleriyle... 

Şimdi webtoon dedim ama sevdiğim o kadar çok örnek varken bunu burda kesmeliyim diye düşünüyorum, bu da belki başka bahara...



avare

Doğduğum şehre dönme kararı aldığımda, eğitimini aldığım bölümle ilgili iş yapmayı bırakmak zorunda kaldım... diretsem bir çaresi bulunurdu, farklı şartlarda alanımla ilgili çalışabilirdim ama açıkçası pek istekli değildim, riskliydi, karmakarışık olduğum bir dönemde henüz vakıf olmadığım tiplerin arasında efor harcamak için yeterli motivasyonum yoktu, elime yüzüme bulaştırırım korkusu da cabası... işsiz kalmayı göze alabilecek bir noktada değilim açıkçası.

Ortam korktuğum gibi değil, rahatım hatta garajdan sadece hafta sonları çıkan yarış arabası gibiyim, kapışırken motoru dağıtan toros gibi hissetmekten iyidir herhalde, emin değilim.

Online bir sürü eğitim, her yerde ve saatte ulaşabileceğim korkunç derecede fazla bilgi var, yine de emekli olunca kursiyerlerin pasta börek çörek getirdiği tarzda hobi kurslarına katılmayı hayal ediyorum... kırkyama yapmak, kütüphaneden kitap almak, oğlumla üç öğün yemek yiyip, yorgun veya bıkkın olmadan ebeveyn olmaya odaklanabilmek, anneme sıkça masaj yapmak, bilfiil emeğimle insanlara yardım etmek ve tek sırt çantasıyla az az çok açılmadan dünyayı dolaşmak istiyorum, bu aralar hayata tutunmamı sağlayan en tatlı hayaller bunlar.

Bazen hiç yayınlanmayacak bir romanın karakterlerini oturtmaya çalışırken buluyorum kendimi...

Senaryo denemeleri yaptığım sıralar bir türlü farklı karakterleri aynı biçimde konuşmaktan kurtaramadım, 100 sayfa kadar yazıp kağıtta olanları yaktım, bilgisayarda derlediklerimi sildim, bir şekilde kurmacalar türetmek o zamandan kalma sevdiğim bir oyun olarak yok olup gitmedi.

Tuhaf şey sinema, fotoğraf da öyle... sihirli deniyor ya lanetli aynı zamanda, ucundan dokunsan bile yapışıp kalıyor eline rengarenk...

1/26/22

Uzak...


 Ömrümün birkaç yılını Uzakdoğu'da geçirmek istiyorum -Çin hariç- Malezya dahil...

Çocukluğumdan en net animeleri hatırlıyor olmak kalbimi kırıyor, yine de bu animelerin etkileyiciliğini azaltmıyor tabi ki...

İlk çizim denemelerime baktıkça kocaman gülümsüyorum kırkımda bile...

Otaku olmak gerçekten çok mu nefretlik anlamıyorum, anlasam olmam muhtemelen... mangalarda bile aşağılanıyor, bizim memlekette de sevilmediğini kendimden biliyorum, bir de karısı tarafından sürekli gelip bana yakınılan bir anime tutkunundan... karısı beni bilse selam bile vermez.

Mangadan animeye animeden filme ve biraz daha çekiştirip 8-12 bölümlük dizilere çizgi çizgi işlenmiş hayal gücünü sevdiğimin Japonları, konu şiddete geldi mi sınırınız yok, cinsellik desen cozutuyorsunuz... Gantz gibi işlerin çıktığı o değişik kafaları seviyorum yalan yok.

Uç noktalarda konular seçmeniz iyi hoş da 30'undaki kız kurularını rahat bırakıp odağınıza ortaokul çocuklarını rasgele ilişkiler yaşarken almanız olmuyor bence, 15'lik ergenlerin Japonya'daki hayatını oldukça ürkütücü buluyorum. Otoyomegari'deki çocuk çifti Türk esintilerine kapılıp görmezden geliyorum da sanmayın, ne kadar popüler olsa da "super lovers" benim açımdan facia, çocuk yaşta oynamak yerine oynaşmak ne erkek ne kız çocuk için kabul görür gibi değil bünyemde.

Bu düzen tertip işi de fena... shounen mangasında adamakılı romantizm neden göremeyeyim yahu? shounen'lerin animesini izlemeyi shouju olanarı okumayı seviyorum, ayrılmaları o kadar da kötü değil ama "beni kategorize etme" isyanına geliyorum, elimde değil.

"Bleech" film versiyonuyla beni üzse de en sevdiğim animelerden biriydi -sinema japon hayranlığımın temelini oluşturuyor ama manga temelli popüler sinema değil tabi ki- mangalar animelerde güzel de dizi veya sinemaya uyarlanında -çok azı müstesna- kostümlü cadılar bayramı şovu gibi oluyor. 

Kore webtoonlarını dizi ve sinema uyarlamalarında çok daha başarılı bulsam da onların sorunu hikayelerin tekdüzeliği, japonlardaki hayalgücü ve gerçeküstü yetenek hikayelerine yansıyamıyor bence... "tower of god", "gamer" gibi uzun soluklu iyi işler çıkarıyorlar "solo leveling" ve "the beginning after the end" itiraf edeyim beni hipnotize ediyor, bunun ötesinde teknolojiye adaptasyonda açık ara öndeler ama bu işin piri benim gözümde hala japon mangaları...

Çinli güzel insanlar, tarihi mangalarınızdaki çizgiler çok naif, çizim tarzınız etkileyici fakat neredeyse her hikayenin odak noktasına  güç takıntısı koymuşsunuz, sanırsın güç uğruna her yol mübah... hele ki şişmanları bariz aşağılayan, çirkinliğin ölümü hak ettiği, engellinin dışlandığı, farklı olmanın yalnızca güç sağladığında kabul gördüğü değilse şeytani unsur sayıldığı her hikayede "yok daha neler" dedim ama light novel'lerinizin o mevzuları sündürüp daha da rezalet noktaya taşıyan asıl popüler kaynaklar olduğunu fark ettiğimde uzakdoğunun en uzağına ittim sizi, o kadar sinir harbine gerek yok... uyarlama dizileriniz etik tıraştan geçtiği için izlenebilir halde olsa bile aman benden uzak olunuz.

Endonezya'nın çizgilerini biraz kaba bulsam da farklı bir samimiyetleri var, bu aralar "seven years later" okuyorum, hafif ve naif... "my pre wedding" de çok şirindi.

Uzakdoğu aşkı kimbilir belki TRT 2'de seyrettiğim samuraylara hayranlıkla başladı, belki disney'in masalımsı plastik yapımlarından çok daha gerçek dışı olsa da realist yaklaşımlı animeler yahut ergenlikle çocukluk arası izleyip abimi dövebilirmiş gibi hissettiren Jackie Chan'dir sebep... gençliğimin kıymetlisi Kim Ki Duk muydu? yok, yok, Akira Kurusowa desem neyse, ah hayır Stüdyo Ghibli? ninemi hacta ölümden kurtarışını defalarca anlattığı Endonezyalı genç hacılar olabilir mi? 

İlk ve gerçek aşk nerede nasıl başladı muamma velakin seviyorum uzakdoğuyu bu su götürmez işte.. Hayatıma kattığınız tüm renkler ve çizgiler için Allah'a çok teşekkür ediyorum, iyi ki varsınız.



1/25/22

Zemheri

Adana'nın çatısında kar var, Torosların soğuğu vuruyor çukurovaya, kemiklerimi sızlatıyor, bunda 'tek kişi akşam için koca evi ısıtmanın alemi yok' cimriliğiyle doğalgazı kapatmış olmamın etkisi de var tabi... donuyorum.

İşin iyi yanı donmamak için spor yapıyorum ama içim ısınsın diye ballı sütler, limonlu çaylar, çikolatalı sıcak keklerle sobayı harlıyorcasına iştahım açılıyor hareket ettikçe.






 

1/24/22

araf

Ara tatilleri hiç sevmiyorum, evde yine bir başınayım... oğlum bana kafadan izin yazıyor, "müdürünle konuşurum ben, iyi adamdı hani, söyleyelim benimle kal" diyerek ikna çabalarında, babası karantinada olduğu için cumaya kadar görüşüp görüşemeyecekleri belli değil, çok hevesliydi gitmek için ama elden bir şey gelmiyor.

Bir zamanlar sabaha kadar kustuğu kovayı tutup endişeyle ağladığın, bir başka zaman vurmak, ısırmak istediğin adamın hasta olduğunu duyup hissizleşmek tuhaf...bu beni kötü biri mi yapıyor?

Acaba diyorum sevme yeteneğimi de mi yitirdim, ona karşı bu hissizliği yakalayabilmek için... kötüyüm ben, pisim, çirkinim, sevilmeye değmem... 

İnsanlarla konuşmaya bile zorluyorum kendimi, insan severdim ben, aramasam aklım kalırdı, sormasam merak ederdim, gitmesem de tüm samimiyetimle birlikte hissettirmenin yolunu bulurdum, yok mu oldu sevgi yetim, peki sevdiğim insanlar... hayatımın 20 yılında özenle biriktirdiğim tüm insanları son 10 yılda bozup harcamışım demek ki...

1/18/22

ruhsuz

Birileri için "another love" eski bir şarkıdır herhalde, benim için oldukça yeni, geçen yaz bulamamak yazık... bu yaz yaylada kulaklığımı takıp avazım çıktığı kadar eşlik etmek istiyorum, belki biraz dans, azıcık gözyaşı... bir yanım da yaza kadar bana şu an hissettirdiklerini hissettirmemesini diliyor.

Kıkırdayarak eteklerimi savurduğum yaz şarkıları düşlemek tatlı, sezonluk tüketilenlerden veya duyunca hangi yılda hatta modda olsam da hareketsiz duramadıklarımdan, iyi olmaz mıydı?

Müzik üstümdeki ölü toprağını silkmeye yetmiyor, sanki on yılımın müziği ruhumla dağılmış, ne dinledim, dinledim mi hiç şarkıları, şiirleri?... "ruhum" dediğim için mi onda kaldı vücudumdan çok daha değerli olan kısmım?

Şehir bu ara güneşli ama hiç olmadığı kadar soğuk "güneş kar toplar" dedi biri, haklı sanırım.


1/17/22

ansızın

 Maske takmanın salgın dışındaki en büyük yararı sokakta sırıtarak dolaşabiliyor olmak, otobüste, eczanede, bekleme salonlarında... kimseyi huylandırmadan pişmiş kelle gibi sırıtmak için biçilmiş kaftan. kafkavari yüz ifadeleri de yapabiliyorsunuz, o la la...

Uzun zamandır ilk kez dişlerimi göstererek gülümsedim, dişlerimi kimse görmedi, utanıyorum onlardan, hamilelikten itibaren pek çoğu döküldü kalanlar sigara içiyormuşum gibi lekeli, oysa gülüşüm güzeldi benim, dişlerimi eskiden gösterir miydim göstermez miydim bilmiyorum ama gözlerim ışıldardı.

Yaşlanınca gülüşler bile yorgun görünüyor, şen kahkahalar biraz çığlığımsı, belki işitme kaybım ilerlediği için tonunu tutturamıyorumdur ama kahkahama dönüp bakıyorlar insanlar, utanıyorum, belki de o kadar neşeye güç bulamayacak kadar yorgun göründüğümden garipsiyorlardır.

Özlemişim içimde endişe dalgaları yükselmeden gülmeyi, sonradan içimi böyle şeyler kemiriyor olsa da iyi geldi, o an o dakikayı yaşıyor olmak güzel.




1/07/22

Eskimiş aşklar

 Fotoğraf hayata bakış açımı değiştirmiş en büyük etkenlerden biriydi, dünyadaki her şeyi bambaşka görmemi sağlıyordu, renkler daha canlı, görebildiğim her an anlamlıydı, nadir bir anı yakaladığımda kalbim gümbürdüyor, elim ayağıma karışıyordu - velhasılı kelam aşktan farkı yoktu- bazı akrabalarımın "otu b.ku çektiğimi" söyleyerek vizörüme girip zorla kendilerini çektirdikleri yıllardı, hatta birisi geçen 20 yıla rağmen onun bulaşık yıkamasına yardım ederken harika filtre olabilecek bir tabağı ödünç istediğimi nasıl da leyla olduğumu söyleyip duruyor bugün bile...

Hırslı biri değilim ama tutkuyla sarıldığım iplerden biriydi fotoğraf... 

Lise bitip ilkokuldan beri istediğim bölüme gidemeyeceğimi kabullenmek zorunda kaldığımda aylarca odamdan çıkmadım yıllarca bunun için ağladım; şimdi sınavsız şartsız gidebiliyor olsam da gitmem... Fotoğraf, aileme rağmen yaptığım bir tercihti, hayatımı adamaya karar verdiğim tutkumdu ama benim tutkularımın sonu nedense hüsran çoğu zaman... şimdi fotoğraf çektiğim bir şey, yazılarımın bana aidiyetini simgeleyen bir mühürmüş gibi bas çek vs. 

Bu aşk ne oldu da öldü dediğimiz yerde eski'yi anmak gerekiyor yine... 

O yıllarda dijital fotoğrafçılık hızlı baskı alabilmek demekti daha çok, fotoğrafın bende tutku halini alabilme sebebi başta hakir gördüğüm baskı aşaması oldu. Anı yakalayıp baskı esnasında çıkacaklar için heyecanlanmak, baskıda ortaya koyduğum ufak tefek farklarla çektiğimden bambaşka sonuçlar elde edebilmek beni şaşırtıyordu, çok az şeye şaşırıyordum, heyecan genç olmama rağmen hayatımda pek yaşadığım şey değildi, sonuç ne olursa olsun o anlar muhteşemdi.

"Her şeyin bedeli var" diyor ya şarkıda, epey pahalıydı benimkisi gibi bir tutku, bütçemi dengede tutmak zordu, annemle her telefon konuşması parada düğümleniyordu ve işin kötüsü dibine kadar haklıydı her azarında... 25 kilo verdim o dönem, fotoğrafı bırakırken kemiklerim derimden görünüyordu, burnumun uzun olduğunu fark ettim yanaklarım yok olduğunda, montum ve yağmurluğum evsizler gibi kokuyordu ama çıkaramıyordum yazın, alttaki kıyafetler hem çok bol hem de deliklerle doluydu ama olsundu.

O gün çay döküldü masa örtüsüne, kocaman bir damla uçta epey direndi o gidince kalan arka sıra iniverdi üstüme, o anı yakalamak için uğraşırken üstümden çıkarmadığım montumun ıslandığını neden sonra fark edip karanlık odada monttaki lekeyi yıkadım, kurumasını beklerken o anı yakaladım mı merakı durdurmadı beni kalan birkaç pozu masa örtüsünün lekelerinden anlamlı bir görüntü çıkarmak için harcadım, filmi yıkayıp bu sefer de o kurusun diye beklemeye başladım gece olmuştu, kötü koku burnumu deliyordu, gümüş içeren fotoğraf banyolarını biriktirmeye başlamıştım -o senelerde gümüş pek para etmiyordu velakin bir simiti 3 güne bölüp yerken 'ettiği kadar' diye umuyordum- bu solüsyonlar durdukça salyalanmaya, kokmaya ve şikayetlere neden oldu, dökmek zorunda olduğum ortadaydı, aldım az kullanılan karanlık odaya girdim. O sıralar arkadaşım olan ve yetenekli olduğunu sıkça işittiğim çalışmalarını ise çok az gördüğüm eski'nin kurumaya bıraktığı fotoğraflarına aval aval bakarken döktüm gitti hevesimi... elimdeki filmde lekeler aşkla görülebilecek ayrıntılar vadediyordu, yavaşça bıraktım kenara...

Benden yetenekli düzinelerce insan beni bu işe daha çok inandırmıştı ama ne oldu da onun fotoğrafları benim kırılma noktam oldu? arkadaşım olduğundan mıydı, benim kadar sefilken aşk değil mecburiyetle bu alana yöneldiğinden miydi? kendimden utandığımdan gibi hissettim altta varsa başka sebep bunu bilincimde asla sezmedim fakat itiraf etmeliyim yılın sonunda bana hisleri olduğunu öğrendiğimde adamakıllı teklif bile almamışken reddettim onu, farklı kişilikler ve yaşam biçimleri sebepti ama onun ışıldayan yeteneğiyle yanında olmayı düşünemiyordum esasen...

Yılar sonra onu kabul ettiğimde o da fotoğraftan uzaklaşmıştı, hem de benim aksime bu yolda ilerlediği halde ve yeteneğine rağmen...

Eski de yalan oldu.



toprağı bol olsun

Geçenlerde müzeye gittik oğlumla, bir camekanda insan kemiklerinin sergilendiğini görmek kanımı dondurdu açıkçası, oğlum da epey korktu.

İnsanların sonsuzluk isteğini, ölümden sonra mezar taşıyla bile olsa varlıklarından iz bırakmak istemelerini anlıyorum müzelerde ölümle ilişkili kalıntılar olmasını sıkça mezarlarla karşılaşmayı da anlayabiliyorum hatta hayranlık duyuyorum pek çoğuna velakin gerek var mı mevtanın çürümüş kemiklerini görmeye? hani mumya olsa bir nevi onu da anlayabileceğim ama... iyi ki öldüğümüzde bizi sarıp sarmalayan toprak var diyorum.


1/04/22

kar leoparı


Oğlumla ilk kumaş boyama denememizi yaptık, acemi işi olsa da çok eğlenceliydi.
 yıkanınca renk atacak mı merak ediyorum.

 

1/03/22

derin ‘yol’suzluk

 Tamamen yanlış bir yolda olduğumu düşünmeye başladım.

İçimdeki boşlukla mücadele etmek dibi boylamamın asıl sebebi olmalı, halihazırda boğulan birinin yüzmeyi öğrenmek istemesi ironik... neyse ki sığ sular yutmuyor beni, yaşamak için ve derin sulara açılmak için hala umut var.

Neden bunca mücadeleyle nefes alıyorken, o azıcık nefesi bile yitirme uğruna derinlere ilerler insan? meraktan mı? yeterli değil... 

Anne karnındaymış gibi saran bu yoğun boşluğun dışındayken bilinmezin kaygan zemininde yere sağlam basamıyor olmak boşluktan daha ürkütücü... cesur olsam gider mevla'yı mı belayı mı bulacaksam arar bulurdum, yapmak söylemekten zor her zamanki gibi...

Lafın özüne dönecek olursam; beni farklı bir yaşam biçimi ve bambaşka bakış açıları için yola yeterince motive edemeyen merakım, ne sebeple derin düşüncelere dalmak konusunda ölümüne ısrarcı bir güç bulabiliyor içinde? bilmiyorum.

Fiziksel olarak daha kolay görünse de, irade ve denge açısından boşlukta yaşamak çok daha zor hatta böyle bir yolda sağlıklı kalıp aklını korumak imkansız... kişiliğim, vücudum, bilincim, algım mı sebep? kader, yazgı? seçim, irade? ortaya karışık mı desek yine?...yarısından fazlasını öyle böyle dağıttım zaten yemişim yaşamını da ölümünü de, der giderim belki sudan çıkmış balık gibi olmaktan korkumun ta yüzüne tükürüp... kim bilir?

Bunca laf ve yine yanlış yol...


Deli cesareti ver Allah'ım, öfkesi, dikeni çeri çöpü alınmışından ver, aklımı da yetecek kadar bırakıver mümkünse, eksik yamuk da olsa akılsız delirmek bile mümkün olmuyor, cesaret diyordum, evet, delilik işi bende...

12/30/21

ruh budansa yeşillenir mi?

Civa ağırlığında akışıyla kanım kurumuş çıban başı gibi, kalbimi sıksan irinler damarlarımı yırtıp oluk oluk akacak...bilmediğim dilde şarkılar, aval aval baktığım yabancı aşklar, değişik kafalardan sayfalarca düşler, şifa niyetine yalayıp yuttuğum tüm yalancıktan duygular dilimden kelimelerime acıtıyor, daha fazla istemiyorum, dua etsem sadece olmaz mı? ruhumu yaşam üniteleriden ayırıp bedenime bağlamayı umacağım... kanseri yener mi? insanlığımın avuç avuç elimde kalan yerlerinde yenileri hayat bulur mu? "sadece öl, öl" diyen beynimdeki şu ses defolup gider mi artık?!

Hey ufaklık, sen, sırtını dönme yine... sorun senin dolaylarında, gözden ırak kalmasaydın böyle... masumiyetin tartışılırdı belki ama saftı sende bir şeyler, hep küf kokusu var artık burnumda... ayaklarımı duvara çapraz uzatıp çatlaklarda kaybolmanın daha yeşildi tadı... çürümüşlüğün köklerimi sarmadığını ummak safça bir iyimserlikse yine de umut var o ufacık saflık hatırına.

12/28/21

yılsonu kapanan hesaplar

 Zorlamaya gelmiyor hayat, mutluluk hatta gözünden sakındığın çocuk... hiç zorlamaya gelmiyor kopuyor, dağılıyor, yer yer elinde kalıyor. Akışına bırakmak için bile suyun yatağını bulması gerek, bize kolay da suya sorsan ne çiledir kim bilir...

Melankolinin dibine vurduğum şu dakikalarda ortamın harareti kaynar kazana atılmışsın gibi fokurduyor, benimle zerre alakası olmayan bir tartışmanın göbeğinden yazıyorum; herkesin kendi mücadelesi var, saygı duyarım ama yönetici değilim, iş paylaşımı gibi mevzularımız yok, iş dışında taraflarla uzaktan bile yakınlığımız yok, bu mesele neden benim başımı ağrıtıyor cidden çok ama çok merak ediyorum, bela paratoneri miyim ben?!

Fazla rahat hissetmenin iş hayatını olumsuz etkilediği yönünde bir yazı okumuştum, galiba böyle böyle monotonluğu kırıp o malum rahatı kaçırıyoruz ki işteki huzurun kıymeti bilinsin...



12/21/21

aynı nakarat

 Ne zaman yakın ilişkilerimde sıkıntı çıksa sosyal hayatımda topyekün çenem düşer... Çok laf ama yemek öncesi paket paket cips  yer gibi doyurmayan atıştırmalık laflar...

Üniversitede ev arkadaşlarımdan biriyle sorun oldu, çözdük fakat buzları kıramadık bir türlü ne zaman "konuşalım" desem hissedilir derecede düşüyordu oda sıcaklığı... oda arkadaşım uyardı beni "uzatan sensin" dedi "sen telafi etmeye çalıştıkça konu başa sarıyor, konuşmak istiyorsan teklifsizce konuş gitsin ama hep ağır mevzular açıyorsun, ne bileyim dizilerden müzikten falan bahset seversin filmleri bul işte suya sabuna dokunmayan bir şeyler" diye küt diye söyledi yüzüme, ilkin bozulur gibi oldum ama aldığım en hayati tavsiyelerden biriymiş gibi sarıldım sonra... işe yaradı velakin tıksırıncaya patlayıncaya kadar yemişim iştahıma gem vuramamışım gibi, asıl konuşulacaklardan fersah fersah uzakta boşboğazlık mağduru, kendi dilimin mahkumu oldum.

Susup suya konuşsam gitse, her gün yeni şeyler söylesem ne iyi olur.

12/15/21

büyüyünce geçer

Aldığım ilk ve tek sevgililer günü hediyesini 6 yıl önce banka çekilişinden verdiler, bilgisayar elime geçene kadar inanmak zor oldu, o bilgisayarın aynısını işyerinde kullanıyordu eski, şarj yeri mıknatıslı olduğu için takması eğlenceliydi ama arada tutturamayınca da sinir bozucu... çok nadiren iltifat ederdi, "aferin tek seferde taktın bak bizim ofistekiler bir türlü beceremiyor" demişti, ne zaman şarja takacak olsam o salak gülümseme yapışırdı yüzüme, dün yine takarken gülümsediğimi fark ettim, şaşırdım; isyankar ergenin babasından yediği ilk tokat kadar, ateşe elini uzatan bebeğin çığlığı kadar acı dolu bir şaşkınlık... o gülücük yüzümde asılı kaldığı sırada paramparça oldu kalbim... biliyorum böyle anların her ayrılıkta yaşanması muhtemel, yine de acıtıyor.

12/13/21

zeytin dalı


Zeytinlerimiz simsiyah olmuş, rüzgarın hışmıyla dökülse de yağmurla verimliliğinden yitirse de harika görünüyorlar... 

"Zeytin gözlüm" en güzel iltifatlardan biri bence, sadece yeşil gözlülere söylenemeyeceği işte simsiyah tanelerden belli... ışıl ışıl gözlere bu iltifat, parıldayan bakışlara...

Zeytin hasadından tükenmiş vaziyette çıktık, şükür ki bu yıl tutma senesiydi, seneye vermeyecek... hepi topu 3 ağaç ama paslı gövdeler için düzineler dolusu geldi, yemek kolay da emeği hayli zor zeytinin, çekirdeğini atarken bile eliniz titriyor... 

Oğlumu ilk kez zeytine götürdüm, çocuk işçi çalıştırılmaması fikrine desteğim sonsuz "istiyorsan yardım edebilirsin ama çalışmak istemezsen sakın çalışanlara engel olma" dedim demesine fakat ilk saat istifasını verip kuzenlerinin de aklını çeldi, curcunaya kattılar bahçeyi... sonuç itibariyle vücudumuzdaki tüm kaslar ağrıdığı gibi sesler de kısıldı gün sonunda... maksat toprağa yabancı kalmamalarıydı ama olgunlaşmamış canım portakalların suçu neydi, doğaya saygı duymak neredeydi hiç o konuya girmek istemiyorum.

Manevi olarak da yorucuydu, abime kızgınlığım geçmiş olsa da haksızlığa uğramışlık hissi geçmedi, yine de evine gittim birlikte çalıştık, yedik, içtik... konuyu bile açmadı, kendini suçlu gördüğünü sanmıyorum, beni en çok kızdıran bu -eski de pişmanlık emaresi göstermiyordu- abime aşırı tepki göstermiş olmam muhtemelen bu tavırdan ölesiye nefret etmiş olmamdan... açıkça yanlış yapmışsın bana, bir özürden alıkoyan ne olabilir anlayamıyorum.

Büyüğüm olsa da büyüklük bende kalsın madem, bunu da yazıp bu köşeye geçelim gitsin, çözmek mümkün olmuyor ne de olsa...






12/09/21

"şişman kadın şarkı söylediğinde..."

Şişman kadın ya neşeli ve umarsız ya da ürkütücü, eli maşalı... ruhunun zayıf yerlerine boğum boğum yamalar atmış... kalbini kıramazsın şişman kadının etten duvarlar örmüş... şişman kadın nefessiz kalana kadar haykırıyor fakat o gövdeden o tonda sesler çıkması olağan geliyor duyanlara... görmezden gelmek zor şişman kadını ama uzaklarda sislerin arasından görünen bir dağa bakıyor gibi öteliyor vizyonundan bakanlar... şişman kadının adı ne sahi?!... 

12/08/21

yağmur sızıltısı

 Durup durup ağlıyorum, şimdinin pişmanlıkları mı geçmişin yası mı çok kestiremesem de, zaman mekan dinlemeden bastırıveriyor sağanak halinde... birkaç kez iş yerinde salya sümük yakalandım, evde artık saklama gereği bile duymuyorum, abimle de atıştık geçenlerde; gelmiş geçmiş gelecek ne varsa dümdüz hem söyledim hem ağladım... tutamıyorum artık, en ufak duygusal yük bile tonuyla çöküyor sırtıma, kamburum çıkacak, yakındır.

"Havadandır" diyorum, şehir hiç olmadığı kadar gri... insanın içini üşüten rüzgarlardan esiyor, üşüsen de ılık bir el dokunmuş gibi hissettirenlerden değil.

Aksi gibi kendimi yola vurasım var, dinlenmeksizin yürümek istiyorum, yağmura çamura annemin kızmalarına iş arkadaşlarımın imalı bakışlarına aldırmadan -biraz makul karşılansın diye artan yakıt fiyatlarını bahane edip- mesainin zincirinde olmadığım vakitlerde yürüyeceğim, ıslanacağım ve görünen o ki her zamankinden fazla ağlayacağım... kimbilir içim çıkana kadar ağlarsam küflü yalnızlıkları da söker atarım belki sindiği kuytulardan...

12/06/21

el yapımı allı pullu balo maskesi

 Eski bir arkadaş aynı zamanda uzak sayılmayacak bir akraba geldi geçen gün ev ziyaretine, bana neden hiçbir yere gitmediğimi sordu, daha hayatım hakkında hiçbir fikri olmadan... biliyorum akraba ziyaretlerine, çok değil üçüne beşine gitsem "koca arıyor" yaygarası kopacağını, herkesin kocasını hangi köşeye saklayacağını bilemez gözlerle beni süzeceğini... kan böyle bir şey, çektiği kadar çektiriyor.

Duymak istediği üç beş cümle söyledim "toparlanamadım" dedim, eskisinden daha asosyal olduğumu ilave ettim, 'bak sosyal medyada gezmek bile külfet' demeye getirdim, yalan değil bunlar tam olarak ve fakat tarihi geçmiş laflar, yedim gitti, mideme dokunsa da akrabaların dedikodu hedefi olmaktan iyi dedim, depresif deli imajı daha çok uyuyor bana, kim olduğumu hiçbiri umursamasa da...

Bu maskeyi sezmiş olsa gerek çocukluğumun maskeli bir anısını hediye etti, hatırlamak güzeldi, "o maske çok hoşuma gitmişti, birlikte bana da yapacaktık yaptık mı hatırlamıyorum" dedi, yapmamışızdır muhtemelen... ben yüksek motivasyonla iş yapıyorsam iyi iş çıkarabilirim ama bunu seri tutamıyorum, benimle ilgili müthiş anıları olan insanlar var ama bunda sürekliliği yakalayabilen çok az, verebileceklerim sınırlı benim, benden ayran gönül çıkmıyorsa yapıma pek uymadığından...

Bir de "çok değişmişsin, sokakta görsem tanımazdım, gözlerin bile farklıymış gibi" dedi, dürüstlüğünü takdir ettim, ilk kez yüzüme söylüyor biri, ben o yabancıyı her gün aynada gördüğüm için alıştım sayılır ama o minicik kız çocuğunu çok özlüyorum, kıymasaydım ona, koruyabilseydim... o tren kaçtı çoktan...