5/12/22

iç-dış mevsimlik bakım itinayla yapılır

 Şu an itibariyle diyete başladım, şeker çıktığından beri bazı yiyecekleri dikkatli tüketiyordum ama son birkaç ayda yine işin ucunu kaçırdım eskisinden de beter kilo aldım, dur deme vakti geldi, 30 kilo vermek niyetindeyim seneye kadar, az önce bir diyetisyenden randevu aldım, hayırlısı bakalım.

Toparlanmak için elimden gelen tüm gayreti göstereceğim.

Balkon bahçemde tohumundan hiç çıkmadığı için toprağını başka saksılara kullandığım dereotları bahçemin her yerinde, geçen aylarda hepsini toplayıp kök kalmadığını düşündüğüm nanelerim orda burda filizlenmiş, kurumaya yüz tutan gül fidesi güçlü dallar attı, sukulentleri herkese hediye ettiğim halde çoğalıp gelişiyorlar, dinlenmeye bıraktığım topraklar bitkilerimi coşturuyor, ben neden kışta kalayım,  geçti, geçti, yürüyüş yapmanın en güzel mevsimi şimdi...

4/17/22

Bahar havası

Adana'nın en güzel zamanı, mis gibi portakal çiçeği kokuyor caddeler, yürürken terletmiyor, ayaz yok her yer yemyeşil, rengarenk...

Gül aldım oğluma, saksısını değiştirince soldurdum ve neredeyse dibine değin budamak zorunda kaldım, umudum yoktu pek, o bile toparladı bahar aşkına...

Öksürük, alerji sorunları her bahar olduğu gibi yakamda, canımı yakmıyor haliyle pek umursamıyorum, öksürüğümden korkanlara da pek aldırdığım söylenemez.

Canımı sıkan yine kalbime yük ettiğim eski defterler, nedenler, niçinler, "yine mi?" çıkmazları... Eski'yi çok uzun yıllar önce ilişkimiz yokken, ayran içmiş ayrı düşmüş iki arkadaşken ortak arkadaşlardan sorardım, o da soruyormuş, öyle birbirimizi sorarken başlamıştık, 'ömrüm boyunca merak ettiğim biri olarak mı kalacak?' diye düşünmeden edemiyorum, yani tek böbreğini aldırdığında yaşamaya devam edersin ama sağlığın tekler ameliyat yerin kışın sızlar yazın kaşınır ya öyle bir şey galiba... 

Sevgilisiyle gelip günübirlik aldı oğlumu gezdiler, geçen geldiğinde yazdığı yalanlar bu zaman canımı sıktı, fotoğraflarda o kadına bakışları vardı, öylesi bir bakış yüzünden bizden vazgeçmiştim, bu bakışla kalanlara son verecek gibiyim... kalbimi kırsa da onu benimle aldatmaya çalışmış olsa da düzgün biriyle ilişkisi olması bana verilmiş bir nimet, ah işte aklımın anladığını kalbim ikrar etse!

Şu an en büyük dileğim ruhumu güçlendirip bedenimi zayıflatabilmek fakat mücadele istemiyorum; iyileşir gibi, ilaçlar, reçeteler, hasta yemekleri kabulüm, itelemeler, harala gürele girilen savaşlarda yokum, yavaşlasın dünyam, yürüyerek iyileşeyim, tam mevsimi... 


4/09/22

içimden geldi

Hiçbir şeyin fazlası bana iyi gelmiyor, aşkın, hırsın, öfkenin, yalnızlığın hatta iyilerin bile fazlası kötülüğümün fazlasını tetikliyor, fazla oluyorum bu sefer, hayata fazla...

Çok çok mutlu olmak istediğim zamanlarda başa türlü fazlalar yüzünden yolumu yokuş sürdüm gibi geliyor, pişmanlığı olmayan insanlar bu tür çok çok fazlasında gözü olmayanlar olsa gerek.

Geçmiş için yapılacak bir şey yok ama daha itidalli yaşasam ya artık, abartmasam, çok fazla frene yüklenmeden kontrollü araba sürebilmeyi öğrenebildiysem belki hala hurdaya çıkmayan yaşamıma da bir ayar çekebilirim, çıkmadık candan umut kesilmez ya işte...

Burda kurgu yok, sadece ben varım fakat bazen realitemi kurgular üzerine sürdürmeye çalışıyormuşum gibi geliyor, kırılma noktam neresi emin değilim, samimiyetiyle övünen insanlardanım, nerede başladı bu rezonans emin değilim, ola ki düzeltebilir miyim bunu? ondan da pek emin değilim fakat hep böyle yaşamadım mı zaten, deneye yanıla... değiştirmem gereken yöntemlerimdir belki...


 




4/03/22

hoşgeldin iki gözüm

Ramazan ayına, ilk oto yıkama deneyimim -fiyaskom da diyebiliriz- buzdolabının azizliği, bir nevi zorunlu bahar temizliği, ıslanan halılar, bayılacak kadar yorgun bir bünyeyle hızlı bir giriş yaptım.

Bu sene misafir ağırlayabileceğimiz için heyecanlıyız biraz... evimin eksikleri ve düzelmek bilmeyen bütçem, küçük işlerle uğraşmamak için bin dereden su getiren tamirci abiler vs. dolayısıyla mutfaktaki çekmece halen kopuk, tadilat girişimim daha da beter hale getirmişti durumunu, ev kontrolleri yapmayacak bu meselelere takılmayacak yakınları çağıracağım o nedenle... ben böyle desem de davet etmek zorunda hissedip her odada ayrı renge gireceğim, sofra düzeninde yarışmacı arkadaşlara başarılar dileyecekmişsecine gerilim hissedeceğim birilerini de çağırırız illaki... neyse, söylenip bereketini kaçırmayayım.

Yine her zamanki gibi kendine has havasıyla esiyor ya, seviyorum ramazanları... 


3/31/22

1, 2, 3 tıp

 Hastane kokusundan nefret ederim, Allah yokluğunu vermesin hastanelerin ve bu alanda çalışanların fakat kim ister ki hastanelik olmayı...

Alternatif tıpa ilgi duysam da doktorluk mesleği bana oldukça zıt -Allah hafıza gücünü bana kaşıkla doktorlara kepçeyle vermiş diye azıcık kıskançlık yapıyor da olabilirim- her daim gelişmesi ve yenilikleri takip etmesi gereken bir meslek olduğu için çok saygı duyuyorum o ayrı...

Asıl tezata gelecek olursak; yaşamımda yol olarak yakın, git-geli kısa tuttuğum, kokusuna katlanamadığım hastanelerin izlemeyi en sevdiğim tür olması... bu bir tür ironi olsa gerek.

Çocukken Doogie Howser'ı Alf'e tercih ediyordum, Ergenliğimde ER'e bakıp iç geçiriyordum, üniversitede Doktor Zivago kalbimi çaldı, çalışmaya başladığım yıllar Dr. House ile sabahlıyordum haftasonları, son dönem kısa kısa medikal kore ve japon dizileri ilgimi canlı tuttu, Koi wa Tsuzuku yo Dokomade mo hem mangasını hem dizisini sevdiklerimden mesela... Doctor Elise fazla şatafatlı ama sıcak hikayesiyle son döem sevdiğim mangalardan, Radiant House ondan da çok sevdiğim ama çizgilerine hayranlık duyduğum Dr. Choi Tae-Soo'nun yeri de farklı şimdi ne diyeyim.

Alternatif olarak en sevdiğim yazarlardan birinin Khaled Hosseini olması...  Bir diğer tezat, eski'nin yeni birlikteliğinin bir doktorla olması...

Benimkisi bir tür aşk-nefret ilişkisi sanırım.





3/29/22

"Beni hoyrat bir makasla eski bir fotoğraftan oydular"

Kendi gençlik fotoğraflarımı ararken eski'nin yıllanmışlarını buldum, yakışıklı adamdı, hala eli yüzü düzgün, kül rengi saçlarla ayrı havası var, yüzündeki çizgilere rağmen umarsız bakışlarla yıllara kafa tutmaya devam ediyor.

Severken en büyük tereddütüm o güzel sıfatıydı, yok yere olmuyor güçlü sezgiler... yine de böyle güzel bir şeyin hayatımda yer almış olması kötü değil, sevmek güzeldi, sevgili güzeldi, belki yine olsa yine yaşamazdım böyle bu aşkı ama hem dilimden hem kalbimden sövgüler değil şükürler geçiyor ziyadesiyle, şu an olduğu kişiyi tanıyamıyor olsam bile o kişiyi tanıdığıma sevindim.

Fotoğraflara bakınca kendi gençliğimde bir ışık görüyorum, feri çekilmiş şimdi o bakışların, şükür ki gözler yerinde, bakarsın başka bir ışıkla aydınıverir, umut güzel umut...

Oğlum sandığımdan erken sormaya başladı ayrılma nedenimizi, ağlamadım, belki ağlasam o sormayı keserdi, belki boğazımdaki yumru üç beş fotoğrafla kol kadar olmazdı, kim bilir...

İnatçıyım ben, "unutacağım" diye direttikçe esiyor, rüzgar bile canımı yakıyor, uzun uzun bakıyorum fotoğrafına, ölmüş kabul etmek daha makul görünüyor gözüme, yas böyle böyle biter belki... yok saymayacağım, uyuşan hisleri de hislerim döndüğünde kıvrandıran sızıları da yok saymayacağım, uyuşukluk yakamı bıraksın diye acıya alışacağım, bitecek böyle böyle, zamanla, zaman yoksa ölümle yitip gidecek eninde sonunda... 

Şöyle aynada kendime bir bakınca, o kadar çok son görüyorum ki "son olsun bu" diyorum, sevilmek hak edilen bir şey olsaydı harcım olmadığını savunurdum.

Becerebilsem -ölsem bile- akıllarına estiğim bir an bir yerde sevdiklerimin içini ısıtmak isterdim, hala yaşıyorken olur mu dersin?




3/28/22

maksat, havamız değişsin

"Göğe bakalım" bile diyemiyorduk, kara bulutlar tehditkar şimşekleri eşliğinde gözbebeğimizi yaşla doldurur korkusuyla... Şükür ki buralarda hava yürünebilecek kıvama geldi.

"Bunca soğuk çektik kışı yumuşacık geçen böyle bir şehirde, dağlardaki kar kalkmadı, yaz ne kadar sıcak olabilir ki?" derken yüzümde donan gülümsemeyle terlemeye başlıyorum ve "eylül bu kadar sıcakken kış ne kadar soğuk olabilir ki?" dediğimi hatırlıyorum, en büyük önyargıyı havaya karşı takınıyorum galiba...

"Değişiklik olsun" diye diye külahları değişmeye ramak kaldı, bakalım nereye varacak bu havalar... oğlum habire sıkılıyor aksine ben koltuktan kopsam çığ düşecekmişçesine yapışıyorum kahve, çekirdek, çayla harç yapıp sağlamlıyorum yerimi...

Portakallar çiçek vermeden festivalini yapıyorlar bu aralar, güneşi özleyen gelmiş, neyse ki yağan o kadar yağmurun ardından seyhan nehri dolu dolu akıyor.

3/22/22

değişik

 Yine buraya yazıyorum, yine aynı şarkılar dönüyor kulaklıkta, ayrılığa dair, ağlak, saçma derecede bam telime dokunan ne kadarı varsa sırada, liste yapmıyorum oysa elim gidip duruyor olmalı youtube benim yerime yerin dibine geçiyorum düşen her damlada...

Kitaplarda, filmlerde, şarkılarda, zeki görünen pek çok şahsın dilinde değişim var, iyi veya kötü yerinde saymaktan iyi diyorlar genel itibarda veya ben öyle anlıyorum yapamadığımdan gocunarak belki... değişmek çok zor.

Bir süre önce kollarına atıldığım adamdan sakınmak, kabuslarında görmek, tutup bir de çocuğuna "onu ara, onu sor, ondan uzaklaşma" diye salık vermek daha tuhaf elimde olsa anılarımı en kuytuya kilitler fersah fersah kaçardım dolaylarında olmaktan kendi yapmadıklarımı en sevdiğine gümüş tepside sunmak bir tür iki yüzlülük, küçük de olsalar hissediyorlar ama peki ya ona sövmek yerine hep aşktan ve güzel zamanlardan bahsetmeyi istemek oğluma ya buna rağmen uzak kalmam gereken biri olması ben anlıyor muyum da ne demeli kuzuya... ağlamak için kendimi zor tutuyorum böyle zamanlarda, anne olmak yerine dizinde hıçkırıklara boğulmak ve miniğimin saçımı okşamasını istemek geliyor içimden... oysa kızgınca bakıp, tüm bu mesafeleri anlamasını, odama babasıyla konuşurken dalmaması gerektiğini açıklıyorum, anlamıyor, o kadar anlamsız ki anlatmayı geç ağzımdan çıkanı duymak bile tüketiyor, kalbimi kırıyor bu saçmalık...

Öylece bu durumdan sakınıp görmezden gelsem, konuyu olduğu gibi kapatsam daha kolay daha az kafa karıştırıcı, karşı taraf için de rafa kaldırması daha kolay bir mesele olacaktır muhtemelen ama olmuyor, kıyamıyorum, babasız büyümüşken yabancılaşmasını izlemeye dayanamıyorum, yanacağını bile bile bir alev çemberine atlamak saçmalığın daniskası...

 Sadece varlığıyla kırılıp etrafa saçılan özgüvenin üzerinde parende atmak gibi onu çocuğuna övmek, kendi varlığını sorgulatan başka türlü bir yıkım... ilerde "bunu benim için yapmanı istemedim, böyle yaparak her şeyi daha kötü hale getirdin" diye suçlaması olası yavrunun fakat bu benim seçimim, yemişim acısını sızısını... ayrılırken birlikte olmaktan daha çok acıtacağının farkındaydı ama aklımı korumalıydım... buna da dayanırım son raddeye gelene kadar, olduramadıysam olmayıverir.

Değişmeliyim biliyorum, değişen sayısını arttırmak sorunu değiştirmeyecek... rengi ne acaba? sis bulutunda her şey pastel tonlarda...

3/17/22

kiraz çiçekleri var iyi ki...

Yetişemediğim bir yer var gibi telaştayım, uzaklarda bekleyenim var gibi tedirgin, boşa geçen her dakika için üzgünüm, elimi kolumu bağlayan her şey için pişman fakat biliyorum var o bağlarda bir hayır, biliyorum o zamanlar da ince eleyip sık dokudum, biliyorum ben bu değilim kendimde olmadığım zamanlarda bile ruhum bildiğini okur, biliyorum yanlış yollarda zamanı yitiriyorum, biliyorum kendimi tam da böyle kaybediyorum.

Evliyken bir başkasının esaret zinciri gibiydim, zaman gösterdi ki o da ben de maddi refahın gönüllü köleleriymişiz. İşi bırakmak istiyorum ama kendime bağladığım zinciri söküp atamıyorum.

Çevremdeki herkes memleketi bir şeylerden korumaya çalışıyor, kimi yobazlıktan irticadan şeriattan kimi ahlaksızlıktan, vicdansızlıktan, maziyi bilmeyen nesilden, kimi çorak topraklardan nefes alınamayan havalardan, safiyetini kaybetmiş zehirli sulardan, kimi düzenden kimi düzensizlikten, içten, dıştan, ta kendisinden... benim gibi bir güruh da istiyor ki memleket kurtarsın, gökten zembille insin mutluluk...

Hayat yaşanmaya değer ama asla ölüm kadar gizemli, çekici ve karizmatik olmayacak -kötü çocukları sevenlerdenim, evet- geçen boş günler bile başladığın işi bitirmenin güzelliğini taşıyor.

Nergis kokuları bir süredir çekilir kılıyordu kalabalık caddeleri, onlardan önce portakal çiçekleriyle kurtarıyordum günü, yazın yaylada sedir ağaçları... soğuk başlayan baharda bu renksiz duman kokan havayı solumak Ankara'yı hatırlatıyor.


3/09/22

müsait yerde...

Otobüsün ters yöndeki koltuklarını seviyorum, eskiden otobüsün sonunda kapıya bakan iki kişilik yeri tercih ederdim, şimdi gövdem yüzünden külfet... ön tarafın tersine oturmam yaşlandığımın da kabulü, evet.

Yaşlı adamın bastonuna yaslanmış bir nine çizmek istiyorum, otobüsün koltuk tahsisine dil çıkaran kıpkırmızı  bir de dil... 

Akıllı adamlar deli ediyor beni, aklımı başıma alsam daha da çekilmez oluyor bu bay bilmem neyin pek bilenleri... gençken aklı başında beylere kapılırdım, insan olarak seviyor, yazarlarsa okuyorum ve fakat şahsım adına en akıllı adam beni kendi halimde bırakan adam...

Hadi vazgeçelim, gelmişi geçmişi ve dahi istikbali... boşver.

Yazmak da ağzından çıkan sözler gibi esir ediyor insanı, yazmanın güzelliği silinip yeniden inşa edilebilmesi, yoksa yazamazdım bu kadar ama en en en güzeli yakılabilmesi, sözler verip tutamadığında da ateşe versem her kelimeyi, oh ne ferah...



3/04/22

"daha nen olayım istedin"

Askerdeyken 'Filiz Hiç Üzülmesin'i istemişti benden ilk hediyemdi eski'ye, yanıma da yolda okumak için 'Çocukluğumun Soğuk Geceleri'ni almıştım, "Okuduysan bende kalsın" dedi, ikisini de ardımda bıraktım hem o zaman hem ayrılırken, kim bilir şimdi hangi kütüphanede...

Kitapları çizmeye kıyamıyorum, önceden küçük belli belirsiz tarih-yer yazardım karışmasın diye ama ilk kütüphane bağışından sonra onu da yapmadım, çok severim kütüphaneleri, üzeri çizili cümleler gözüme gözüme batar, bükülmüş sayfaları açmaya çabalar yırtık sayfaları yapıştırırdım eskiden, çoğu okunmamış gibidir kitaplığımdaki kitapların kapağındaki kat dışında pek iz taşımaz, ödünç aldığım kitaplarda o kat izine bile çekinirim, tam açmam kitapları... kitapların aidiyetini sevmediğimi şimdi biliyorum ama o zamanlar "Filiz Hiç Üzülmesin"e not yazmıştım -tek kelimesini bile hatırlamıyorum- Cemal Süreyya'ya özenip 'senin' iliştirdim sonuna... 

"üçüncüyü demledim amma bereketliymiş"

"Evlenmeyi düşünmüyor musun hala?" diyorum, " ne o, ikinciye mi niyetlendin yoksa?" diyor, gülüşüyoruz çeyizlik bardaklarla gazete üstü çekirdek kabuğu biriktirme seferberliğimize başladığımız sırada... biliyorum aslında bu bardakların kutularında değil de kullanımda olması onun bekar kalacağı deklaresi... eski evimin eşyalarını kullanmam, annemle yaşamam ve tek kişilik yatağım da hemen hemen öyle...

Adana'ya dönerken ona daha yakın mevkilerde ev bulmalıydım, bu konuda pişmanım.

Hiçbir şey eskisi gibi değil -geçen onca zamana rağmen bu kadarı geliyor elimden- oysa insanlar değişiyor, zaman değişiyor, ben eski halimi bile yakalayamamışken sadece sırtını görüyorum gidenlerin...  tökezlediğim için, düştüğüm yerde yığılıp kaldığım için kimseyi suçlayamam.

Yine de yitirmek istemediklerim var, hala yakınlarımda olan, elimi uzatsam, az biraz daha hızlansam...

Şaşırtıcı bir biçimde yanımda olanlardan biri, bir zamanlar epeyce ötelediğim bir arkadaş... şaşırıyorum yakınlaşabilmemize, utansam da minnetarım, umarım yine uzaklaşmayız.

 Dün annem 10 yıllık ayrılığın ardından yeniden evlenen çiftten bahsetti laf arasında, sanırım farkında eski hakkındaki hislerimin, sadece beni görüyor ve ona dair varsayımlar kuruyor, olanlardan ona bahsetmeliydim... yanlış tahmin ediyor olabilirim ama yakın zamanda evlilik haberini alacağımı düşünüyorum, iyice tartınca son sefer ne pişman olduğunu söyledi ne de özür diledi, değişen bir şey herhangi aydınlanma yokken yaptığı atak evlilik öncesi panik muhtemelen... pervasızlığı öldürüyor beni, yine de düşünmekten kendimi alamıyorum, aynı şeylere canım dayanmaz farkındayım da hala bakasım yok başkalarına, onunla yaşlanmayı cidden istemiştim... daha iyi yaşıyorum, bunun diyetini kalbim ödüyor.


3/03/22

bizi bu havasına yandığımın güzellikleri mahvetti

Girdiğin yolda temiz kalmak adına olması gerektiği gibi davranıp daha fazla çamura batmak, berbat...

Keşke çamura battığımda çocukluktaki gibi düşmeyi bahane ederek çıkarıp pabuçlarımı çamurlu tepelerden kaysam ve ayaklarımdaki çamuru yağmur birikintilerinde topuklarımı vururak şippidi şippidi yıkasam, havasını sevdiğim yağmurların ılık tanelerine yüzümü dönüp dilime değen taneleri saysam... ne denemeye büyüdüysem?!

2/28/22

kısa yoldan şubat...

Blogları Canlandırma Projesi için seçtiğim ince kitap; oğluma zirilyon kere okuduğum "La Fontaine Masalları"... Tahsin Yücel'in çevirisiyle okumak çok keyifli, torunu Zeynep oğlumun ilk platonik aşkı olabilir diye düşünüyorum, masalları değil de zeynep'i konuşuyoruz her okumanın sonunda... bir kızım olsa adını "zeynep" koyardım, benim de kitapta favorim o...

Alternatif olarak Oruç Aruoba'nın "Yürüme" kitabını öneriyorum, nasıl tanımlayabileceğimden emin değilim ama zaten başlı başına bana ilaç olan yürüme eylemi, Frederic Gros'un "Yürümenin Felsefesi" kitabını da okuduktan sonra, bu şiirlerde bambaşka bir boyut kazandı velakin yürüyüşümü değiştirmedi tabi ki :)

Kısa film olarak önerim; BBC yapımı "Evrenin Başlangıcı ve Sonu"... Yıllar önce izleyip hissettiklerimi aşağı yukarı yazmıştım, oğluma izletsem anlar mı diye tekrar göz gezdirdim, farklı hisler yaşadım açıkçası, gördüğüm gerçeğin başka yüzüydü.... algıma somut bir pencere açtığı için etkileyici buluyorum.

Mini dizi seçimimi "Shadow Beauty" olarak yaptım, son zamanlarda fazla ilgimi çeken yapım olmuyor, buna da çok iyiydi diyemesem de aşırı tatlı olmaya çalışmaktan şeker komasına girebileceğiniz web dramalardan biraz farklı olduğu için seçtim fakat asıl neden webtoon olarak sevmemdi, aynı tadı vermiyor ama çabucak bitiyor, kısanın kısası bir seri... 

Buna alternatif olarak fazla şiddet içerdiği için önermekten çekindiğim iki yapım var; "Alice in Borderland" ve "Sweet Home"... iki başrol oyuncusunun tipi birbirine çok benzemiş bu iki dizide normalde çok benzeyen iki oyuncu değil... canlandırdıkları karakterler de benzerlikler içeriyor, üstelik her iki dizi de fantastik ve dünyanın sonu temalı, her ikisinin uyarlandıkları çizimleri iştahla okumuştum, yer yer bazı farklılıklara sinir olsam da, çok daha etkileyici hale gelmiş karakterler var.

Son olarak kısa bir not paylaşayım Gündüz Vassaf'ın Cehenneme Övgü'sünde gördüğüm;






2/24/22

merhaba turna kanadındaki yağmur

Dün iş çıkışı epeyce yürüdüm, montlularla kısa kolluların omuz omuza yürüdüğü olağan bir Adana kışıydı... rüzgarla aram iyi olmadığından bugün es geçtim.

İşle ev arasındaki yol harika, sabahları turnaları akşamları martıları selamladığım yola şükrettim yürürken, her adımda durup bir şeylerin fotoğrafını çekmek istedim, uzun zamandır içimden gelmiyor öyle... çok kalabalıktı, koşanlar, el ele dolaşanlar, atışarak yakınlaşanlar vs... yeni normallerde sevgili yapınca martı(scooter) ile turlamak da var anlaşılan, geniş kaldırımlarda güzel müzik de varsa kulağımda gözlerim kapalı yürümeyi severim velakin tehlikeliydi çifte martılar nedeniyle...

Yolun sonuna doğru yol biraz ıssızlaştığında ve gün batımının hemen ardı sıra banktaki bir adam iyice öne doğru eğilmiş kafasını avuçlarının içine gömmüştü -sıkıntılı görünüyordu- yaklaşmadım, kadın olsa gidip sorardım yardıma ihtiyacı var mı diye ama pek tekin değildi benim için, kadın bile olsa terslerdi zaten "yetmedi mi, rahat bırakın beni" diyecekmiş gibi duruyordu, siyahi miydi yoksa elleri yağ içinde olduğundan mı siyah görünüyordu bilemiyorum, yabancıysa daha da zor olmalı... aklım kaldı, çocuk olsa ellerimi ellerinin üzerine koyardım, sözcüklere gerek kalmazdı, umarım iyidir.

Turnalar, her yağmurda göçer diye bakıyorum ama giden yok, yazın sıcağından mı kaçacaklar dersin, geçen yaz gördüğümü hiç hatırlamıyorum.



2/20/22

kara kızım, canını sevdiğim*

Hayatı abartıyor olabilir miyim?

Hayal aleminde alternatif yaşamlar kurup kendimi rahatlatıyorum ama itiraf etmeliyim düşümde iğneleyen ihtimallerden en az birinin başıma gelmesi olası, gerçekçi olmak gerekse… mükemmel yaşam şahsım adına mümkün değil, esasen iyi böyle, şikayetim olduğundan değil de hatalarımı abarttığım gibi yaşamayı da mı abartıyorum?

Az önce sosyal medyada, ölmek üzere olan insanlarla ilgili araştırmada yer alan "keşke başkalarının dediklerini takmasaydım" mealinde bir cümleyle giriş yapıp "şöyle yapabiliriz böyle edebiliriz"li yönlendirme cümleleri kuran 3 farklı uzman gördüm, izledikçe eminim daha da fazlasını keşfettirecekti o sosyal medya mecrası... bu ne perhiz bu ne lahana turşusu arkadaş, öldüğü yerde ters dönüyordur gereklilik söyleminden mezarda bile kurtulamayanlar, el sözüne kulak asmamak tercih değil tembihse abartmayalım lütfen.

Abartıyoruz aslında yaşadığımız gibi ölürken bile... ölümü abartıp panik ataklarla yaşamı dar etmek işten değil ama abartmak güzel ya bazen... zeki müren'e yakışırdı ya abartılı kıyafetler, sezen şarkı yazma işini abarttığı sıralar çıkmıştı ya en efsane şarkılar, dali bartılı bir dille yadsımışken gerçekliği iyi ki de yapmıştı, nuri bilge o anları tutarken uzun uzadıya abartılı bulmuştum, kötü müydü peki, hiç de değil... abartmak da gerek belki yaşamı, ölümü... Nil’in kekli şarkısında çırpılıp karıştırıldıkça kabaran duygular misali abartmak istiyorum bir şeyleri, küçücük ayrıntılardan yıllarca kalacak hatıralar yapmak mesela… kendimi de abartmalıyım, en mükemmel olmayan yanıma en tatlı öpücüğü kondurur gibi…

*Büyükannemin en çok kızdığı çocuğu annemdi, ne zaman bana kızsa anneme çekmiştim, karnemi görünce babasının gülüydüm, çok severdi babamı, en gözde torunlarıydık abimle ben, sanırım bizi görmek kalbini kırıyordu biraz, hem ağlar hem söylerdi öyle…

2/17/22

iz düşüm

Yaram şu an mosmor velakin yüzüme darbe aldığım zamanlardaki gibi saklamaya çalışmadım, soranların karşısında eciş bücüş olmadım, aynaya her baktığımda ağlamadım, "şöyle kötü şusun, böyle kötü busun" diye yargılayıp duran iç sesten de gürültü çıkmadı neyse ki, kazayla insan canından bile oluyor "şükür" dedim sadece...

Birkaç gün önce göz kapağımdaki iki izden kurtulmak için ne tür yöntemler olduğunu araştırmaya başlamıştım, vazgeçtim -bu izi seveceğimi hissettim- tam boğazımın altında babamın ölümünden bir yıl sonraya ait bir iz var ay şeklinde, çok severim, çocukluğumun nişanı gibi, dokununca masumiyetime ışınlandığım bir büyü gizli içinde sanki... kim bilir bu iz, bir sonraki şapşallığımda dokununca hatalarıma gülümseyebileceğim bir büyüye dönüşür belki...

Eski'nin elinde çocukluğundan biraz da buruk bir hikayesi olan bir yara izi vardı, baktığımda bile içim sızlardı, düşününce en çok o elin avucundan öptüm onu, o yarayı özlüyorum bazen...

En yakın arkadaşımın saçlarını okşamayı severim, alnında saçlarının başladığı yerde derin bir iz var, belli belirsiz dokunurum, herkeste duygusal tepki uyandırabildiğinden mi kliplerde filmlerde falan yara bere makyajı yapıyorlar merak ediyorum.

Kuzenimin de yanağında bir uçtan diğer uca uzanan yorgan iğnesiyle dikilmişçesine kocaman dikiş izi vardı, estetik yaptırdı bir kaç yıl önce şimdi iz belli değil, meğerse bütün karizması o izdeymiş, gitti o yağız delikanlı...

Benler, çiller, doğum lekeleri genelde sempatik geliyor, ah bir tek düşmanı olduğum iz var; çok sevdiğim oldukça güzel bir arkadaşımın trafik kazası sonrası tanımamı engelleyecek kadar yüz hatlarını değiştiren yarası, hala o yaraya direkt bakamıyorum, dert oluyor içime...

Evliliğimin son yılında kalbimin patlarcasına sıkıldığını hissettiğim, acıdan delirmek üzere olduğum bir anda kendime sarılır gibi sıkıca kavramıştım kollarımı, iki kolumda yaklaşık yarım yıl geçmeyen derin tırnak izleri kalmıştı o andan, her baktığımda sarsılıyordum, geçti şükür, aşk da geçti gitti ama olsun şükür ki bitti. 




2/14/22

sevgili günlük


 Koronayı güç bela geride bırakıp işe döndüğüm sırada, işlerle cebelleşip geçen haftayı temize çekmek için acele ederken olmadık bir kaza yaşadım ve kafamı sandalyeye çarptım, buna görünmez kaza mı denir "görmedin mi eşşek kadar sandalyeyi" mi denir, neyse artık deşmeyelim bu konuyu, annem eve gittiğimde zaten yeterinde azarlayacak... 

Göz kapağıma 4 dikiş attılar, ve yapıştırıcı da kullandılar,  izin hemen üstünde de üniversiteden kalma 4 dikişlik başka iz vardı -çift izli göz kapağı da öyle her hatunda bulunmaz bak, kendim diye söylemiyorum- berbat görünüyorum ama nedense çok da önemsemedim, ağrım sızım yok şükür...

Karşıki restorandan kalpli balon çalıp oğluma götürmek istiyorum, belki de oğlumun kalpli çıkartmalarından alıp moraran yerlere yapıştırırım, telaşlanmasın diye... dilerim ömür boyu birbirimizi sevebiliriz.



2/06/22

çaydanlığın sapını ikidir yakıyorum

Bugün ateşim biraz daha fazla, koku duyum gidip geliyor bazen... tat duygum daha tuhaf, yumurtayla çikolata arasında çok fazla tat farkı bulamamakla birlikte çikolata genzimi yakıyor, ağzımın tadı bu halde kalırsa en sevdiği oyuncak elinden alınmış bebekler gibi basarım ağıdı...

Öksürük artınca 112'yi aradım, bana bir numara söyledi aramam için, ikinci kez tekrar da ettirmiştim ama yine de yanlış anlamışım sanırım, numara kullanımdaymış gibi görünmüyor, yarın sağlık ocağını ararım veya eczaneden takviye ilaç rica ederim diye düşünüyorum.

Evde dinlenmek yerine daha çok çalışıyorum, yemek-bulaşık-temizlik fakat 100 misli daha zorlu, soluk soluğayım sürekli... "oğlunun sağlıklı şeyler yemesi annesinin sağlıklı olmasından daha mı önemli, olacaksa olur, dinlen" dedi eski arkadaşlarımdan biri, şimdilik dışarıdan beslenelim bakalım, yemek yaparken öksürük gelince çok tedirgin oluyorum zaten, bulaşmadıysa da bulaşacak böyle...

İkindi vaktinden beri yatıyorum, bazen uyanıp telefonda oyalanıp uykuya dalıyorum tekrar, çok tuhaf geliyor, son 8 yılda en fazla uyuyabildiğim kesintisiz 5 saat, normalim 3-4 saat... hastalığın tek güzelliği uyku oldu, rüya bile görmeden uyudum dün gece, üstüne gündüz de uyuyabildim, uyku sayesinde mi bilmem ama baş ağrım hafifledi fakat boğazımdan ciğerime basamak basamak artan bir yangın var.

Hazır tadı kokusu farketmiyorken zayıflama çaylarından mı alsam diyorum ama hasta halimle zayıflarsam iyi olmaz herhalde...

Yavru fena sıkılıyor, uzaktan horon dersi mi ayarlasam?

2/05/22

odalar arası kağıt bardak muhabbetleri

Korona oldum, başım patlıyor, pek koku almıyorum, biraz da ateşim var, birileri bana ilaç getirecek mi yoksa ben çıkıp sağlık ocağına mı gitmeliyim acaba?

Çok ağır geçirmiyorum ama ciğerlerime pek güvenmiyorum, nodül vardı takibe gitmemiştim, ölmem inşallah... 

Oldum olası sevmem hastaneleri, belki babamın son görüntüsü yüzünden, belki sadece kokusu... 

Oğlum döndü bugün, kuzunun bahtı yok benle eve kapandı 2 saat yüzünden... babası yanında biriyle geldi yine, elden farkı yoktu, sonra hiç yoktan aradı, şoförlüğümü övdü -nadir bir durum- o övünce seviniyorum hala, sahibinin top atmasını bekleyen köpekler gibi...

Ne hikmetse ısrarı devam ediyor uzaktan uzağa, amacını tam olarak kestiremesem de hayra yormuyorum.

Çocuksu coşkum, dinmez hevesimle o kör gözlü aşık olmamı, aldatılmakla kalmayıp paramparça olduğum  evliliğe şevkle dönmemi gerçekten bekliyor olabilir mi? birdenbire bir buçuk yıl sonra... sanmıyorum, hiç on göre değil... merak etmeye bile mecalim yok.

Aşk denen sınavda hep dibi buldum, çıkmış sorularda bile yanlış yapacaksam asla alamam bu mevzudan dersimi...

Özlemiş olması sevindirmişti ve fakat engelledim, oğlumuz hakkında konuşacaksa bir yolunu bulur, neyi bu kadar yanlış yaptım da bu adam böyle oldu?!...

C vitamininden tek anladığım limonlu çay olduğu için habire çay içip iyileşmeyi umuyorum, o bile tatsız... bir tek oğlumun bardaktan yankılanan sesi tatlı, şükür ki o var.