1/05/2011

hayat bayat

nedense senaryolar kısır, romanlar hep birbirinin aynı gibi…olayları ve kişileri görsel açıdan yahut kelimeler halinde okumak çok sıkıcı bir hal alıyor zaman zaman…zaten hepsi birbirinin aynı olmaya teşne, fakir köylü kızının hanımefendiliği şimdilerde muhafazakar kızın aile baskısını kırıp entelliğe soyunmasıyla aynı paralellikte işleniyor nerdeyse… elinde viski kadehini sallayarak ropdöşambırıyla salınan kahkahanın sahibi veya bir şirket CEO’su… kimbilir “kezban” ‘büşra’nın anasının adıdır belki! hayır yahu hayat bunlardan ibaret değil, zaten gösterildiği kadar matah da değil hani, tamam, rocke’n’roll iyidir velakin taşları yuvarlamak taşı değil sadece yerini değiştirir, esaslı değişim, yontulmuşluk bambaşka bir şey hatta özde kırılıp dökülmeyecek dayanıklılığı ve de bunu sağlayacak ustalıklı çalışmayı gerektirir.

konu illaki taşların yerlerinin değiştirmesiyle kalırsa konu sıkıntınsının zoraki renkliliği içinde boğuluyorum açıkçası… köylü kökenli ve muhafazakar taraflarım göz önüne alınırsa itelenmekten hoşlanmadığımı da açık ve net biçimde söyleyebilirim, kişiliğimin altında barındırdığım capcanlı bir dünya var, yıllardır durduğum yerde üzerime yapışan o yosunlar var ya onlar bile capcanlı üstelik bana renk katıyorlar, durduğum noktada bir taş olmaktan fazlasıyım, yüzü güneye bakan bir pusulayım misal, yer altı edebiyatını oraların canlılığı, mistik yapıyı alttan alta hissetmek hoşuma da gidiyor, bunlar az şeyler değil, taşların yerinde kalmak adına ağırlığını koyması da takdire değer bence…

gerçek bir ifade kazanmak için kendimi usta bir ele bıraıp içimin oyulmasını yüzeyimin oyulmasını kaldırabilirdim sanırım bir taş olsaydım fakat sabırlı bir elde değil de sur dibinde bulursam yuvarlanırken kendimi, çamura bulanıp sınırlar koyan bir duvarın parçası olursam -ki olacağı yüksek ihtimalle bu- darağacı olmuş bir gürgen kadar bile şansım olmaz, düşünsene, kendini tabi sayacağın bir dalın bile yok.

Hiç yorum yok: