11/04/22

aklımı seveyim

 Hayatı; çok fazla beklentiye girmeden ve çok da kısıtlamadan, yani kendi ayağıma çelme takmadan yaşamak isterim, fakat ayarı tutturmak zor, olur belki zamanla, kim bilir...

kendim hakkındaki tutumum çocukluğumda çok olumlu değildi ama olumsuz sayılmazdı hatta zaman zaman annem -dili keskin bir eleştirmen olduğu halde- olduğumdan çok daha olağanüstü hissettirirdi, her şeyi yapabilirmişim gibi gelirdi.

İlk isteme mevzu olduğunda 14 yaşındaydım, "sapıklık" diye düşündüm, sıkça "yaşına göre olgunsun" lafı duysam da aklım hala kaf dağının ötesindeydi, vücudum konusunda bir fikirleri olamazdı çünkü ilkokuldan sonra abimin eskileri cüssesi gibi iriydi, üstelik aldığım kıyafetler de kendimden iki beden büyüktü, nedense uzayacağımdan emindim -14 yaş sonrası bir cm bile uzamadım- nereden baksam saçmaydı ama benzer teklifler gelmeye devam etti... yetimdim ya, önüne bir tas yemek koyup kaderi kabullenmesi kolay gözüküyordu uzaktan bakınca muhtemelen, kaybetmeye alışık olmalıydım dik durmaya değil... toplumun bu tarafını görmek, üvey babamın evden def etme çabaları ters tepki yaptı bende, evlenmek istemedim, tek kalmak da istemedim, üstelik alabildiğine dik kafalıydım.

21 yaşımda sevmeye yeteneğim olmadığını düşünmeye başlamıştım, çekici bulduğum erkekler oluyordu ama arkadaşlık kurduklarımla bile derin bağlar kurmak gözüme mümkün görünmedi, tabi ki aşık olana kadar... 

Duygusuzluğumun temelinde sıkı sıkıya bağladığım duygular olduğunu keşfettim ve pandora'nın kutusunu açan "aşk" oldu, aşık olduğum kişiyle asla ast-üst ilişkisinin ötesinde bir şey yaşamadım, arkadaş bile değildim ama "bu insanla bir ömür yan yana olmak güzel olurdu" hayaline kement attım resmen, duygular serbestti hayallerim kördüğüm... 

İşte benim asıl sorunum aşkla başladı... aşk bitti velakin duygularıma dizgin vurmayı ve dümeni aklıma vermeyi beceremedim, tabi ki hayatım kaostan başka şeye dönüşemezdi, tüm o duygusal kötü kararlar benimdi... aşk masumdu, kalbimi kötü yollara düşüren bendim, kötü olmayı ben seçtim... bak hala tüm o yıkımın ardından çığlık atmayı sürdürüyor duygu denen aşüfte!

Duygular çok üç kağıtçı, evliliğim esnasında defalarca aldatıldım ama kendini sokak kadını gibi hisseden benim, böyle hissin içine tüküreyim, aklım böyle derken duygularım çirkef yapmayı bırakmıyor, aldatıcılığından nefret edecekken nasıl da tongaya düştüğümü gör işte, nefret de bir duygu deli olmamak işten değil...

Aklımı başıma devşirmeye ihtiyacım var, kendimi sevmeye değil... hislerimi değil sezgilerimi dinlemeye ihtiyacım var... özüme döneceksem, duygu canavarının ipleri koparmadığından emin olmalıyım, restorasyon çalışmaları çöpten başka şey değil bu haliyle...

10/25/22

ay karası

 İnsanlar çok yoruyor beni, üzücü, kırıcı, her sözüm her anımla israfmışım gibi hissediyorum baktığım yüzlerde, buraya yazarken bile acındırmalarla sevgi çalmaya çalışan bir dilenci gibiyim, öykü yok sadece ben varım, en acıyan yanımı kullanıyorum anlamsızlaşan karalamalarla... oysa çok korkuyorum ölmekten, ne de olsa melek değilim, kirliyim, çirkinim, ölmeden önce telafi edemeyeceğim kadar pisim, toprak paklamaz beni, ne yapayım ben? yalnız kalamayacak kadar insanım, olmuyor tek başıma.

Sevebilmeyi hatta sevilebilmeyi dilerdim, dua edecek yüzüm yok, kılımı kıpırdatmıyorum, yaptığım yanlışların eşgalini çıkarıp yapmam gerekenleri adım gibi bilerken bile neden, neden bilmiyorum silkinemiyorum kendimi sevmezdim önceden de ama nefret ediyorum bu versiyondan, hayallerim bile kısır, sevdiklerime tutunmaya çalışıyorum ama kanıyorum ben, ruhumun irini gözümden yaş namına akıyor ama bazen etimi kesmek istiyorum sanki o kan çıksa içimde kaynayan kurtları defedebilecekmişim gibi, biliyorum değişmeliyim, yardım et demek istiyoum, ne zaman var ne de aman diyebileceğim el, bir tek oğlumun minicik elleri, kıyamıyorum, saklamaya çalıştıkça yaralarımı daha .ok endişeleniyor, utanıyorum yara bere içinde yanına yaklaşmaktan ama uzak kalmaya da dayanamam, çok korkuyorum, biriktiriyorum, tutmaya çalışıyorum daha çok korkuyorum, kan gölünde boğulmadan yaşamayı öğrendi ya tutamadığımda akıntıya kapılıp karşı koyacak gücü bulamazsa duygu seline? seni seviyorum bebeğim,, böyle zamanlarda çok yetersizim farkındayım, utancımdan ölmek istiyorum ama o kadar güzelsin ki yaşamayı ölmekten daha da çok arzuluyorum.

10/12/22

pişmanlık, nereye kadar...

Geçmişe baktığımda taşıyamayacağım kadar ağır pişmanlıklar yaşıyorum, bazılarından tövbe edip kurtulmaya çalışıyorum... kendimi affetmek en zor olanı, kin gütmüyorsam da çok pis içerliyorum, başkalarına yaptığım gibi kendimden uzaklaşmak da mümkün olmuyor, her aynaya baktığımda gördüğüm şahsın her yaptığı batıyor... aklından ne geçtiğini bilsen de, yığınla mazeret dizilse de, huy belli olsa da, o kişi ta kendin olsa da yanlış yaptığın gerçeğini değiştirmiyor.

Allah affetsin diyorsam, kuldan özür diliyorsam, kendime de sarılsam ya nerde... yanlışsa bile yaşamışım, yaşamımdan daha mı değerli? saçmaladığımın o kadar farkındayım ki... sinir bozucu.

Pişmanlıklarımdan dem vurduğumda etrafım bomboş... bana öyle geliyor ki yaşadığı hayattan, aldığı çoğu karardan benim kadar pişman olan yok denecek kadar az... bir tek ben miyim köpekler gibi pişman olduğu anlar için hayatı sil baştan yaşamayı dileyen, hatırladığında nefes alamadığı anılar yaşamış olan bir ben miyim!?  laf işte benimkisi de, bu yolun sonu yaklaştığı halde ite kaka zor yürütüyorum yaşamımı, sil baştan bu yorgun kafa taşır mı o sıkleti? zor.

9/09/22

sahilde ılgın...

Çocukken atlattığım boğulma tehlikesinin ardından ilk kez Adana'nın sahillerinden birinde denize girdim, ılıktı ve korkutucu olmaktan çok uzaktı... gerçi Karataş'taki arkadaşım için sıkça gidip kumsalda vakit geçirmiş olsam da yüzmeye cesaret edememiştim.

Lisedeyken gece sahilden Kıbrıs'ın ışıklarına bakıp şimdiki yaşamlarımızdan bambaşka hayaller kurardık... lise bittikten sonraki sene sınava yakın, dershanenin düzenlediği gezi için evine 15 dakika olan sahile güzel anılar kalsın niyetine para verdi, gezide bizden daha çok gülen olmadı tabi ki... sınıfta selamlaşmanın dışında tek kelime etmediğimiz oğlanlardan birine aramızda geyiğine takılıyorduk -çok yakışıklıydı- geziye kuzeniyle gelmişti -sağlam genleri varmış kuzeni ondan daha da yakışıklıydı- yolculuk boyunca bize baktı, hangimiz daha deli anlamaya mı çalışıyordu, dönen muhabbeti mi anladı, yoksa gülüşlerimiz miydi sebep bilmiyorum ama onunla ilgili kısmın ergenlikte kalması güzel, hatırlamak bile utandırıyor şu an, o kıkırdamaların tatlılığı gülümsetiyor aynı zamanda... oğlum da öyle yakışıklı olur mu acaba?

Bizim kız şimdilerde üç çocuk anası, Mersin'de denize 3 dakika mesafede oturuyor ve halen yüzemiyor, geceyi birlikte geçirmeyeli çok uzun yıllar oldu, gökyüzündeki hayallerimiz yıldızlar gibi gecede kaldı, hala çok seviyorum, anlatırken özledim yine... her görüştüğümüzde "daha sık buluşalım" diyor ve araya yılların girmesine engel olamıyoruz, yine de var iyi ki, hayatımı yaşanır kılan böyle üç beş insan.

9/01/22

girift

Evimle işim arası med-cezir gibi beni çeken güzelim yolda çalışma var, yürümek yine güzel ama arabayla evden çıkıp herhangi bir yere gitmek benim için artık işkence... Normalde küfür ve hakaret içeren sözler kullanmam ama bu aralar dilimden bolca güzelleme, gün görmemiş laflar dökülüyor direksiyon başında... aksi gibi kurstan sonraki boşluk yollarla taçlandırmayı gerektiriyor. 

Zaman zaman yaşadığım o tıkanmışlık sadece trafikte değil elbet, yine lavabo tıkandı dün, fazla zorlayınca biriken bulaşık suyu foşurt diye bütünüyle tezgahın altına indi, gece boyu tamir edip etrafı temizlemekle geçti... bloga yazmak da tıkanmış lavabolar gibi birikiyor ve sözcükler viran.

Oldukça inatçıyım, azmim ve kolayca vazgeçmediğimle övünürüm, geçende oğluma "ben isteyim de olmasın bakayım" diye böbürlendim; çok defa olmazları oldurmuşluğum var ama değmeyecek bedeler ödediğim çoğunlukta... şimdi düşünüyorum da en zorlu sınavım inadımdır belki... beni pek ziyaret etmeyen özgüvenim inadımla buluşunca tavan yapıyor ya var orda bir terslik... kibir?! belki... umarım değildir.

Sol avcumdaki düz çizgiye "maymun çizgisi" dendiğini öğrendim, hakkında spekülatif yığınla laf edilmiş... "duygusal akıl" vurgusu var ekserisinde... bana uyuyor, yalan değil... aklım nerde bitiyor duygularım ne ara düşüncelerime sızdı pek ayırdı yok... gerçeklikle temasını hislerin doğrultusunda kurup, duygulara mantıklı çerçeveler oluşturmak "duygusal akıl"sa bu benim işte!

İnsanı avucundan, gözünden, kaşından, dudağından, fiziği hatta renk seçimi ve stilinden tanımak ne tuhaf... Allah, ne nemen şey olduğumuzu bildiğinden çevredeki zararı en aza indirgemek için insanı uyarı levhalarıyla donatmış sanırım... ben trafikte olduğum kadar insan tanımada da kötüyüm, yine de çabalıyorum başkalarını okuyamasam da kendimi bileyim en azından diye...

8/22/22

sıklet

Yeni bir koma hali... 'yine neden yakama yapıştı' sorgusu için bile yoruldum, kaçmak çok yorucu, yüzleşmek çözümsüz, eyleme geçemediğin sürece her şey havada kalıyor.

Hiçbir zaman yüzleşmekten korkmadım, hatamı kabul zorsa bile görebildiğim yerdeyse yüzleştim, gerekiyorsa özür diledim, samimiydim ama telafi için ne yaptım tartışılır... yarama merhem aradım mı peki? düşte kaldı, diyelim.

Ruhum ve bedenim karıncalanıyor, uyuşan yanlarım için diğer yanıma bile dönmüyorum, kendime bu eziyetim niye, neyin cezasını veriyorum, neyin yargısını kestim? kimbilir... yara benim, dermanı ben değilim... oğlum ilaç gibi kesiyor pek çok ağrının acının önünü, varlığı için minnettarım... fakat içten içe çürüdüğümü, öldüğümü hissediyorum, içimden ilk kez duyduğum ve tanımadım bir ses var "yaşamak istiyorum" diye bağırıyor, tiz ve net.

Hiçbir şey için yeterince zamanım yok fakat zaman ziyan etmekte üstüme de yok... işte kendime kızgınlığımın tavan yaptığı yer burası, kendime zaman ayırabilmek için verdiğim tüm çabanın kendim elimle malum olanı yok saymak olmakta olana gözlerimi kapamak adına düştüğüm çukurdan çıkmaya kullanabileceğim enerjiyi harcamam, açken sahip olduğum son lokmayı çöpe atmaktan farkı yok, son umudum eriyip gidiyor ruhumu yaka yaka, değişmeliyim, yapabilirim, yeniden düze çıkabilirim, yolumu bulup yine çağlayıp akabilirim, düze çıkamasam da ben göl gibi sakin de kalabilirim ama bu çamur bu pis yapışkan hiç, kaçmakla kurtulamadım bu boğulma hissi...

Debelendikçe battığımı bilinçltımda fark edip canhıraş bir kaçış çabası mı veriyorum? nasıl kurutulur ruhunu yutan bataklık?



8/01/22

konuşurken kaçırma gözlerini


Sebeplerim vardı, her seferinde bahanelerim hedeflerimden önde telaşla koşuşturuyordu, suçlarım için meşru müdafaalarım, hatalarıma makul zeminlerim vardı; nasıl da bir bir yok oluyor sonuçlar karşısında tüm varlığım...

Hatamı inkar ediyor değilim, cezamdan kaçıyor değilim, amacımdan sapıyor değilim, yolumdan cayıyor değilim ama usanıyorum, yoruluyorum, pes etmeye yelteniyorum, yok yok nefes alıyorum ya yolculuk devam ediyor ama içimden çok şeyin kopup gittiğini hissediyorum.

Sorsan dilim tutulur, en kötü zamanlarda ilk gelen neden "iyiyim" olur, en zayıf olduğun yerde boşa harcamaman gereken gücü neden şahlandırırsın, ağlarken sadece kendini bıraksan olmaz mı, neden yazar, düşünür ya da söylenirsin, hiçbir söz içermeyen nefessiz bırakacak bir çığlık tüm ihtiyacın... sızın geçecek değil ya ağlama be kadın...

Saçlarını kazıtınca daha mı güçlü olacaksın, ağlamamak için dudaklarını ısırdığında daha mı sağlam oluyorsun, kütlen arttıkça güçlendiğini mi sanıyorsun, ah ne yapsak seninle, kendini bile kandıramıyorsun... ne yalanı becerebiliyorsun, ne dürüst kalabiliyorsun, iyi değilsin tamam ama doğruluk için yeterince cesaretin yok mu? hani korkmuyordun, bu titrek bakışlar hiç inandırıcı görünmüyor, nerde kaybettin rotanı kim bilir... ama seni bulmaya gelecek kimse yok biliyorsun.

7/29/22

yaz sıcağı

İnsanlar beni iyi tanıdığını iddia ediyor, ben kendimi tanıyamazken bu mümkün mü? belki kelin ilacı misali kendime aklım ermiyordur diyeceğim ama bu iddiada bulunan üç kişinin hakkımdaki görüşleri bambaşka... üç farklı dev aynası, hepsinde ben varım ve hiçbiri ben değilim, onların aynasıyla buluşan izdüşümlerim.

Eminim biriyle birlikteyken karşında gülümseyen hakiki suretini bulmak harika bir histir... etrafımdaki "ben"lerin bazıları komik çoğu ürkütücü... uzun süre başkalarının gözüyle kendine bakmak algını olumsuz etkiliyor, kendini gördüğünde bile tanıyamıyorsun çünkü beyninde bir şeyler o halden bu hale dalgalanmaya devam ediyor, beynin süreklilik istiyor çünkü, hislerin de öyle... çarpıklıkta bile süreklilik... gözlerimi hatta algımı kapatıyorum bir süre nasıl göründüğümle ilgilenmemek iyi geliyor.

Uzun bir yokuşun en esintili yerinde mola veriyor gibiyim, saatlerce kat ettiğim mesafeyi dakikalar içinde bitirip kendimi rüzgara kaptırmanın hayaliyle çıkıyorum yokuşun dikine, yüzümde muzip gülümseme...

Bu aralar sabrım çok sınanıyor, maşallah aladağlardan serinim, hatırlayabildiğim "ben"e en yakın görüntülerden biri... insan seviyorum ben onu fark ettim.

Güneş yemyeşil yapraklar üstünden ıpıl ıpıl bakarken, göz kırpıyorum kısıldıkça teri akına karışan iki çukurdan... 


7/25/22

zaman kapsülüne dipnot

 Oğluma söylemeyi çok isteyip de yaşı küçük olduğu için kafasını karıştırmaktan korktuğum, doğru zamanları kaçırdığım, irili ufaklı çekinceler yüzünden söyleyemediğim cümleler var, ölüp söyleyememekten çok korkuyorum.

"Yavrucağım, bazen baban hakkında atıp tuttuğuma şahit oluyorsun, seni bunlarla zehirlemek istemesem de içimde tutup öfkemin kontrolünü kaybetmekten korkuyorum, tabi ki duymaman için gayret ediyor ve lakin susmuyorum çünkü irinini çıkarıp bakımını yapınca yara daha stabil hale geliyor, yaranın üstünü açık bırakmak ortamın bozuk değilse daha çabuk iyileşmeni sağlıyor, lütfen iki kötülükten daha az kötüyü seçtiğim için mazur gör, yaşattığım kötü şeyler için çok özür diliyorum, farkındayım sen bunları olgunlukla karşılıyorsun ama o olgunluk beni çok üzüyor -kendimden biliyorum insan olgun çocuk, akıllı ergen olunca içindeki çocuğu habire şımartan bir yetişkin, aklını başından atmak isteyen bir birey haline geliyor, umarım çocukluğunu ve yeni yetmeliğini doyasıya yaşarsın- kuzum, en büyük umudum babanı sevmen, benle ne yaşamış olduysa, şu an nasıl yaşıyorsa ve yaşamını nasıl sürdürmek istiyorsa istesin, babanın ruhunda yakaladığım ışıltılı bir güzellik vardı ki gözümü kör edecek kadar beni ona aşık etti, sonrası iki kişi arasında olan ve olmayanlar yığını... fakat bilmelisin ki sen tüm olmamışlıklar arasına sevgi kattın, en kötü anılara bile umut ışıltısı oldun, sadece varlığın ve masumiyetinle, en kötü yaşanmışlıkların ortasına en mutlu anıları koydun, ne zaman senin babana benzeyen taraflarını görsem aşık olduğum ışıltıyı hatırlatıyor bana... muhtemelen tüm bunları söylesem anlayacaksın veya kafanı anlamaya yoracaksın ama dilerim uzunca zaman yapmayız bu konuşmayı, dilerim anlayamayacak kadar çocuk kalırsın, umarım anlamak istemeyecek kadar ergen tribi atarsın, yaşın neyi gerektiriyorsa dilerim hakkıyla yaşar; ayakları yere sağlam basan iyilik ve güzelliklerle dolu bir yetişkin olursun... işte o gün geldiğinde seni dinleyip eski defterleri karıştırınca tecrübe sayfalarını olağan şekilde çevirip seni hiç incitip boyundan büyük laflarla kafanı bulandırmadan kalbimi açmayı isterim"

7/20/22

Baktığım her platformda aynı şarkıyla yüzleşiyorum

Yaylada tatlı bir rüzgar, ağaçların arasında beni dinliyorken sustum ve ağlamaya başladım, küçüklüğümde annem çocuk ağlamasından nefret ettiği için mi yoksa "yut sesini duymayacağım" dediğinde ses çıkarmama konusunda antrenmanlı olmamdan mı bilinmez, hiçbir şey yokmuş gibi ağrıyabiliyorum, gözüme toz kaçtığına ikna edebileceğim kadar düz aktılar yine... ağlarken yırtındığım, kendimi yerden yere vurduğum zamanlar olması şaşırtıcı fakat bana uyan daha çok böyle dümdüz olanı gibi geliyor, alışkanlık ölümden beter...

Ellerim ve ayaklarım topraktaydı, uzandım önüme piti piti düşenleri görmezden gelmek istedim, kapadım gözlerimi ter akıtırmış gibi tuzlu ılıklığın boynumda yol buluşunu kolaylaştırdım, derken, araba sesi geldi, toparlandım biraz, tozlu ellerimi toprağın biraz daha içine iteleyip omuzlarımla yanağımdaki ıslaklığı yok ettim, tam kıymığı çıkarmak üzereyken irin yerine kan çıkmaya başladığı, iğne sokmadan batıktan kurtulamadığım inatçı anlardan birine yakalandım.

Yıllardır dinlemediğim "simply red-stars" resmen kulaklarımda çınladı, internetin çektiği o ıssızda olduğum için şarkıyı açabildim, sesini sona getirdim fakat ağıdım sessizde kaldı... Şarkıyı ilk dinlediğim an pek de sessiz değildi hıçkırıklarım, ortaokul sonu veya lisenin başlarındaydım... tarih net değil ama filmi hatırlıyorum; eşi ölünce kızıyla kalmış bir baba, durmaksızın ağlayan bebek, sesi sonuna kadar açılmış bu şarkı... babamı özlemiştim, hem de çok fazla... tanımadığı adamı nasıl özlesin insan, çocukluğumun n saçma sorusu "babanı özledin mi?" oldu ama ergenliğim onu umutsuzca özleyip tanımak isteyerek geçti, ona dair koleksiyonlar, hikayeleri, bilinen maceraları, kalan ufak tefek eşyası el yazısı, kalemi, rakamlar ve çiziklerle dolu not defteri, bıyıklarını düzelttiği makası... hepsi fazlasıyla değerliydi.

Şarkıyı birkaç kez üst üste dinleyince gözlerim hainlik etti, şiştiklerini hissedebiliyordum, burnum da tutmamaya başlamıştı, toparlanıp annemin yanına gittim kucağına uzanıp uyukladım sonra ilgisini çekeceğinden emin olduğum bir laf attım ortaya, uyuyacakmışım da onun sorularına maruz kalıyormuşum gibi sesimdeki titrek tınıyı esnemelerle boğarak gözümü açmadan yarım saate yakın mızırdandım durdum, arada annemin elini alıp başıma koydum, otomatik olarak okşamaya sonrasında bit kontrolüne çıktı, gözlük bile getirdi, çocukluğumun da rutini buydu, kontroller sıklaşırsa huylanıp saçımı kazıtırdı ba o olmadı işte...

Tanımasam da seviyorum seni... araştırdıkça bulduğum ve tutunduğum insaniyetin için teşekkür ediyorum, ardından akıttığım her damlaya değersin, eminim iyi hallerimdeki gülüşlerime de değersin... iyilik Allah'tan elbet ama kökünden ucuna kötü olmadığımı hissettiren bir "insan" olduğun için, köklerimi iyiliklerle beslediğin için teşekkürler...

Bir doğum günü dileği tutacaksam seni tutmak isterdim, unuttuğum anılardan birini anımsamak veya güzel huylarından birini kendimde bulup biraz daha yakın hissetmek... ergenliğin tüm o özlemin içinde bana sunduğu hediye oldun, varlığın için teşekkürler, ağladığıma bakma ölüyken bile pek çok diriden alaydı babalığın, kızın olduğum için mutluyum, seni seviyorum.




tek nefeste

Bir haftalık İstanbul kaçamağının ardından, 4 günlük yayla havası, 3 gün tembellik derken alabildiğine yoğun bir pazartesi mesaisin aynı tempoda olmasa da olağanın hayli ötesinde hareketlilik yaşayan bir salı, ufak bir hırsızlık vakası falan derken onca zaman nasıl geçti anlayamadım... İki gün su içmeye dahi yerimden kalkamıyordum zira odadan kafamı uzattığım anda başka işler bana bakıyordu... iş arkadaşımın yıllık izin kullanmasına olur demese miydim, bilmiyorum ki...

 Oğlum bu ay babasıyla kalacaktı yasal mevzular gereği ama babası iki haftada bir kere bile yeni evine götürmeden, yeni eşinin çocuğuyla tanıştırmadan, eşiyle ailenin ferdi hissini verme kaygısına hiç mi hiç kapılmadan, geri gönderdi yavruyu... onun için üzgün hissettim fakat böylesi benim açımdan daha iyi gibi görünüyor,  velayet mevzusunu anmaz artık... yazık, hep mi böyle bir insandı ben cidden kör müydüm?

Kuzum geldiğinden beri durgun, ağzını mühürlemiş… spor ağırlıklı bir kursa gönderdim, eğlensin umuduyla olmayan bütçede eksinin dibini gördüm, onu bu halde yaylaya göndermek istemiyorum ama alternatifim yok, çok fazla yararım olduğunu da düşünmüyorum şu halde, hafta sonu yeterli zamanda bana yüreciğini açar mı merak ediyorum.

İnsan yakın gördüğü kişiye daha çok kırılıyor, babasının evliliğini ondan sakladığıma içerlemiş olabilir, özür dilemeliyim.

42 yılımın hatırlayabildiğim temiz 30 yılını anneme benzemeyi istemeyerek geçirdim, artık her geçen gün ona daha da çok benzediğimi kabulleniyorum, bu kabulle hatalardan ders çıkarmak biraz daha kolay... İyi ki var, kabul onu anlamayı da kolaylaştırıyor, ona karşı bazı tavırlarımdan utanıyorum.

Aidiyet hissetmeyi seviyorum, rahat, huzurlu, dünya ateşe de yansa sığınacağın yerin var, dünyanın öteki ucunda bile olsan seni evinde hissettirebilecek biri var, güzel şey velakin dünyanı başına yıkan yine o his...

Aidiyeti olmayan bünyemin ılık meltemler gibi savrulduğu günün birinde İstanbul sokaklarında bir adamın gülümseyişini çektim, şimdilerde ne zaman canım sıkılsa telefonumdan açıp o fotoğrafa bakıyorum, istemsiz bir tebessüm konduruyor yüzüme, çok tatlı... eski'yle çıkmaya başladığımız zamanlardan beri 2D olmayan bir adama sevimlilik atfettiğim ilk sefer bu...

Bir yıla yakın süredir, emekli olup -çocuk da üniversiteye gidip ayakları üzerine durmayı öğrenince- dünyayı gezmek, hayal olmanın ötesinde planlanmış bir durum bende... fakat İstanbul'u gezerken anladım ki feci paslanmışım, ya ciddi düzeyde spor yapmaya başlamalı ya da bu planı rafa kaldırmalıyım

Dünyanın öteki ucunda beni bekleyen biri olabileceği fikri hoş; belki ruh eşi, belki evlat edinilecek bir çocuk, belki de frekansının tutup sıkı sıkıya sarıldığı bir arkadaşlık veyahut sadece umut... vazgeçmek istemiyorum, pek tabi şartlar ne getirir bilinmez, Mevlam görelim neyler...

7/04/22

yola düştüğümün ertesi

Aşırı derece yorucu bir o kadar güzel fakat alabildiğine uzak gelen bir İstanbul haftası oldu.

İzmit'te yaşarken gözüme korkunç gelirdi İstanbul, 'böyle bir şehrin bu kadar müptelası nasıl olabilir, neden kaçıp kurtulmuyorlar?' diye merak ederdim ta ki ömrümün en güzel üç yılını bu şehre borçlanana kadar... 

Oğluma şöyle bir gösterip kaçmak için gittim ve yine İzmit'teki gibi uzak geldi şehrin havası... sanırım İstanbul düşündüğümden daha tutkulu bir şehir "seyirlik değil ömürlük" olanlardan... ümüğünüze çöküp canınıza kastetse bile kalıp şehrin çılgınlığına kapılmamak zor, tabi ki dış kapıdan boynunu uzatan için değil, yaşayanına... bir bakıp çıktıktan sonra "bir daha uzun süre görüşmeyelim" dedim şehre usulca, umurunda bile olmadı.

Her yerde o kadar çok turist vardı ki, kendi ülkemden bir şehri gezmek onların girdiği kuyrukları uzattığı için utandım, çekindim, rahatça gezmeye hak göremedim, Ayasofya'ya bile giremedim.

Başka bir ülkeyi geziyormuşum gibi düşünmeye karar verdim sonra, her yerde fotoğraf çekip tuhaf bakışlarla her şeyi süzen yabancı olma fikri hoşuma gitmedi, sadece üç beş yer gezeceksem bile en az üç ay kalayım gittiğim yerde diye netleştirdim dünyayı gezme planımı.... koltuğun kenarında oturup kapıyı her fırsatta dikizlediğim ev gezmelerini sevmiyorum, kaçan göçen varmışçasına gezince İstanbul bile sevimsiz... 

O kadar çok turist görünce, tüm bu milletlerden daha fakir olduğumuz gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldım, dünyayı gezmek yine dilde kalacak benim için muhtemelen, yine de hayat ne getirir bilinmez, hayırlısı bakalım...

Arkadaşlarımdan ve akrabalarımdan bazılarını ziyaret ettim, y. ablamı çok özledim, evi uzakta diye hep şikayet ederdim ama o varken başka yerde kalamazdım, yokluğunda 'bugün nerede kalsam?' için bir sürü seçeceğim olsa da onun yanı kadar rahatı yokmuş, içimi acıttı, birkaç gece oğluma çaktırmadan ağladım.

İkimizin de bekar olduğu ve sık yazdığı sıralar buluştuğum blog arkadaşımla çoluklu çocuklu piknik yaptık, şehrin çılgınlığı arasında nefes almamı sağladı.

Uzakdoğu filmlerinde gördüğüm tek odalı iki adımlık hatta azıcık hareket edince benim gibi yerden bitmenin bile kafasını vurabileceği evlerin bizim memlekette de olduğunu, ana oğul bu eve sığışabileceğimizi görmek şaşırttı, ben sevsem de oğlum yadırgadı bu yeri, diğer gittiğimiz yerlerde kalmak istedi, buna da şaşırdım, normalde benimle yalnız olabilmeyi tercih ederdi, ev bana karavan havasında, ona basık ve ürkütücü geldi bir şekilde...

Eski ev arkadaşlarımdan biri kan bağıyla yakın, mesafede uzak bir akrabamla evli... arkadaşın ısrarı üzerine ziyarete gittim, akrabamla senli benli konuşmaya başlamama karşın "siz" diye hitap etti, ilerleyen zamanlarda siz veya sen demeyeceğim cümleler kurup mümkün olduğunca az konuştum onunla -böyle durumlarda ne yapılır pek kestiremediğimden kaçmayı tercih ediyorum- aslında Allah biliyor ya yemek bile yemeden çekip gideyim dedim fakat arkadaşım ummadığım kadar ilgiliydi ve oğlum oğullarıyla çok iyi anlaştı -gitmek istememde "yaşlanmışsınız" demesinin etkisi de var elbet, ne münasebet, siz diye hitap ettiğin kişiyle edilecek muhabbet mi bu?- tüm uyuzluğuna rağmen akrabam iyi biri galiba, arkadaşım pek yıpranmış görünmüyor, çocukların gözleri de pırıl pırıl...

İstanbul'un son gününde eski, önce evliliğini oğluma birlikte söylemeyi teklif etti, kabul etmedim, yavruyu ona bıraktığım sırada da "nereye gideceksen bırakayım" dedi, 2 yıldır ya askıntı olup ya kavga çıkaran mütemadiyen gördüğü üç beş saniyede kinle bakan adam dedi bana bunu... bir an yine yabancılaştı, hiçbir şey olmamış gibi davranması nedense şaşırtmıyor bile artık, 20 yıldır değişmeyen tek huyu bu belki, mesafeye rağmen kopsak da yakınlaşsak da her şey doğal"mış" gibi davranıyor.


Bir tür zafer kazandığını düşünüyor olmalı, mutludur yeniden evlendiği için, öfkesinin gazı kaçtığına göre... merak etmedim değil 'baksam yeniden ruhuna dokunabilir miyim?' diye, gözümü sakındım, yüzüne bakmadan "gerek yok" dedim gittim, sarstı elbette beni... kafa dağınık olunca abuk bir saatten aldığım ucuz biletle gece yarısı Adana'nın göbeğindeydim, Ankara sabahında onun yakınında olmaktan korktuğumun zerresi kadar bile korkmadım herkesin ürkütücü bulduğu şehrin gecesinden, o kadar canlıydı ki sokaklar, dolmuşlar bile çalışıyordu işlek caddelerde...

Evde yalnız olmak tuhaf, oğlumu da annemi de özledim.

6/20/22

gün ortası


 Hayat, su gibi... rahat ve serin, dertlerini alıp götürüyor derken bir kaşık suda boğuluveriyorsun.

Yeni eve çıkmak akıl almayacak maliyette olduğundan ufak tefek tadilat işlerine giriştim, mutfak duvarındaki su borusu patladı, boya maliyeti çıkmasın diye kendim boyadım pek bir şeye benzemedi ama kendi emeğim olduğu için kötü sıvanmış duvara bakıp sinirlenmekten iyi...

Ev tabi ki berbat durumda, nasıl temizlenip yerine yerleştireceğim tek başıma bilmiyorum, temizlik işine yüzüm yok buna karşın makinaları, evye batarları sök-tak işleri yapabilmek yalnızlığıma apayrı bir sevimlilik katıyor,  gönüllü amele, tamirci çırağı ruhu varmış bende onu fark ettim.

Oğlum yüzmeyi öğrendi, havuza gittik birlikte gülüşüp oynaştık  sevgilileri bile kıskandırdık, nazar değmesin.

İstanbul için oldukça heyecanlıyız, inşallah sıkıntı çıkmaz.

Gönlümdeki tüm çalkantıların ardından, şükrediyorum, acabalarım olmuştu şimdiye kadar, eskinin şu an yaptıklarını bana karşı tahammülsüzlüğü ve dayatmalarıyla kıyaslayınca yazık etmişim kendime diyorum, şükür ki bitti.

Yalnızlık iyi, kendi başımın çaresine bakabiliyorum, yaşlanınca yanımda muhabbet edecek birinin olması güzel olur ama bekar çocukluk arkadaşımın sitesine taşınıp şu çocukların yaptığı bardaklı telefonlarla binadan binaya sohbet etme planları kuruyoruz, bütçem ordan evden almaya asla yetmeyecek gibi görünse de nasip artık.... o evlenirse birini bulma telaşına kapılabilirim gibi görünüyor.

Aslında artık tamamen karşısında da durmuyorum biriyle birlikte olma fikrinin, "tekrar evlenmeyi düşünmez misin şöyle biri var" dediklerinde kulak ardı etsem de, sert ifadeler takınmıyorum suratıma, evlilerin bakışını suratına geri sokmak istercesine keskin olsam da niyetini temiz gördüğüm kişilere dövecek gibi bakmıyorum hiç yoktan, filmlerdeki öpüşme sahnelerini ileri sarmıyorum, bu hiç kimse için büyük bir adım değil elbet, bir tek gönlüm yoruluyor pek yol kat etmiş gibi o kadar...

Dualar ve kitaplar yine hayatımda, bitik olsam da zamansızlık içinde zaman ayırıyorum ikisine yanlarına bolca hayal de ekleyip uçuruyorum kelimeleri, mümkünse ardına da bakmıyorum onların... hayaller hayatımın parçası, onlar için yaşamak aklıma yatmıyor, gönlüm zaten hovarda, ona kalsan her hayalin zirilyon gümbürtüsünde ritim tutacak, hayırlısı bakalım.

6/14/22

yağmur ılım ılım yağmaya devam ediyor


Sevdiğim şairlerden biri daha göçüp gidiyor yaşamak biraz daha çölleşiyor, kutuplardan bir kıta büyüklüğünde bir parça daha eriyor.

Pek iyi değilim, biraz daha kırgın oluyorum her geçen gün... çocuğumu babasının yeni evliliğine hazırlamaktan kaçınsam da önsezilerim bir de kardeş fikrine de kendini hazırlaması gerektiğini söylüyor, yavaşım bu konularda ama hislerim pek yalan söylemez.

Birlikte oldukları fotoğrafa bakmaktan nefret ediyorum yine de bakmaktan alıkoyamıyorum kendimi, beni paramparça ettiği nokta orda, kaçacakmış gibi birine yapışmak orda, yük değil de nimetmiş gibi, yanında hiç olmadığım gibi... ağzıma kum tadı geliyor, içim kuruyor okyanusta içecek bir damla su olmayışıma... nasip.

Yine ağlıyorum mütemadiyen, tabi ki geçecek ama zorluyor, daha kaç kez cümlesini harfi harfine iğnelere dizdiğimin ciğersizi için bu kısırdöngüyü yaşamalıyım bilmem, kimseyle bir ömür göremiyorum artık, oğlumla bile...

İki gün önce omzumu yaktım, avuç içi kadar omzumda bir yanık çocukluğumdan kalan güneş çillerimi yok edip yerleşti sol omzumun en güzel yerine...  normalde esmerliğimi sevmem -beyaz doğmuşum ama boz belezim bildim bileli- bir tek omzumun tonunu severdim gençlikte, kendimi desteklemek istediğimde koklayarak öperdim omzumun solundan, kim bilir kalbim o yanda diye belki sağın renginden farklı gelirdi sol omzum... canlılığını yitirmiş o tonun üstüne kara mühür vuruldu şimdi, hayallerimde daha parlak ve hoş gelecek rengi özlediğim için o pütürlü yarayı öpemem ama parmaklarımın ucu istem dışı hep orda, avutma isteği olsa gerek...

Çocukluk yaşamamış bir yeni yetmeyken "serçe" adında bir film seyretmiştim, rahibenin teki arzularına ket vurmak adına sırtını derisini yırtacak kadar kırbaçlıyordu, "dünyanın en anlamsız eylemi" diye düşündüm, neden aklıma geldiğini bilemesem de şu zaman "isyanını şahlandırmanın bir ergene uyan yöntemi" diye geçirdim içimden, hayal meyal hatırlıyorum filmi oysa, neden şimdi ve neden o sahne cevabı yok, kaşıdıkça tatlı tatlı sızlayan omzumda mühürlenmiş ton kadar gizli kapaklı... 

Karanlıkta kalmış her şey gibi duygular da ürkütücü, patlayan kaşını yanan omzunu seven ben, derinlerinde kendine zarar verme arzusu taşıyor olabilir mi? tanımlamak çok zor, görmezden gelemeyeceğim kadar da yoğun velakin; ölmek istemiyorum, yapacaklarım arkamdan ağlamasın diyecek kadar uzun, huzurlu ve mutlu bir hayat istiyorum. amin.

6/10/22

Ayrı gayrı

 Bir yıldan uzun süredir oturduğum evde apartmanın grubuna yeni eklediler beni, yönetici seçimi varmış yönetici adayı bey, "burada filanca oturmuyor mu, akrabası mısınız"la başladı, o kadar vahlandı ki bir yıldır varlığımdan haberi olmamasına "abim ilgilendi taşınma işlerimle" falan diye teselli etme zorunluluğu hissettim.

Dün akşam grupta sürekli konuştu insanlar, site yönetiminden şikayet edildi, apartman bütçesini mi ayırsak diye beyin fırtınası flan yapıldı, goygoylarla bitti olay...

Sabah sabah ömer adında birinden gelen mesajla şok yaşadım, "Ayrılalım" tövbe bismillah kimsin adam? derken bir baktım gruba yazmış, yönetimi kastediyor, kahkahalarımı tutamadım :P

Yok, yok iyi değilim, aklım saçma şeylerle fazla meşgul yine, bir eğitim, gelişim, motivasyon beynimi doğru yerlere salacak mecra gerek... araştırdığım online eğitimlerin birine acilen başlayacağım fakat hala gülüyorum :)

6/08/22

durumlar stabil

Garip hissetmeye devam ediyorum, elleri kolları dolu birinin ağırlıklarından kurtulunca rahat ve hafif velakin boşluktaymış hissi gibi, korsesini çıkaran şişman kadının vücudundaki tüm dalgalanmaları hissetmesi gibi, sabah perdeler aniden çekilince gözünü acıtan ışık gibi, bunun gibi ama tam da değil, değişik...

Hayatımda ilk kez evlilik konusu tam bir özgürlük alanı... küçüklüğümden beri "evlenince" diye başlayan bir sürü senaryo dinledim, annem tüm yaz tatillerinde şu an kullanmadığım çeyizler için başımın etini yedi, arkadaşlar evlendikçe "ee senin güzel haberlerini ne zaman alıyoruz?" cümleleriyle yıllarca gündemimdeki en sıcak konu oldu, hayaller de kurdum ilk aşk sonrası yalan değil, mütemadiyen "evlenmeyeceğim" dememi kimse ciddiye almadı, kesin tavır koysam zorla evlendirilecek de değildim ama merakım da içten iteliyordu beni, aşkın harcım olduğunu sandım, yanıldım.

41 "yeniden evlen" ısrarı yapılmayacak kadar olgun bir yaş şükür ki... 

Eski evlendiğinde her şeye rağmen ona sadakat hissettiğimi ve gözümü sakındığımı da net biçimde fark etmiş oldum, tabi ki onun evliliğiyle birlikte bu son bağlılık hissi de son bulmuş oldu. Bu özgürlük hissini çok sevdim.

Ötelerden bakınca; atının eğerini çıkarıp çitlerin olmadığı, uçsuz bucaksız bir ovaya salmışsın ama o artık yaşlı ve yorgun üstelik alışkanlıkları tarafından tımarlanmış, kendini rüzgara bırakması pek de olası görünmüyor, bu durumda alıştığını yaşıyorsun, o da başka bir rahatlık türü, şahsım adına yalnızlığım evliyken bile en alıştığım formu oldu hayatımın, yalnız ölmek ürkütücü gelse de yalnız yaşama fikri rahat hissettiriyor.

Diyet iki ileri bir geri ağır aksak ilerliyor, on yıldır yok hükmündeydim varlığımı ortaya koymak istercesine kilo aldım, bu benliğimi iyiden kör kuyuya götürdü, zaman alıyor iyileşmek... kiloları atmak, kitaplara hayatımda yeniden yer açmak ve maneviyatımla barışmak fetret dönemimi bitirmek için gerekli reçete belli ki... hayırlısı.

6/03/22

İz

Mayıs'a yetişemeyen BCP yazısını daha da geciktirmek istemediğim için, biraz çalakalem olacağını tahmin etsem de yazayım dedim.

Mayıs teması; "Rus edebiyatı ve sineması ya da spor" 

Blogda yaşamım üzerine yazıyorum hep, konuyu da yine bu minvalde anlatayım istiyorum.

Açıkçası ilk aklıma gelen "Anna Karenina"... lisede okuduğumda kadına çok sinirlendim, kitabı defalarca fırlattım ve yine de birkaç gün içinde bitirip süründürmediğim kitaplardan biri oldu, bir süre sonra söylene söylene "Madam Bovary" okurken arkadaşım "Anna Karenina'yla konusu çok benzer niye okuyorsun ki?" diye sorduğundaysa Anna'yı savunurken buldum kendimi... üstelik ilk kez okuduğum kitaplardan birinin sahneye yansımasını da sevdim, her ikisini de öneririm.

Rus edebiyatından okuduğum ilk eser aynı zamanda vefat eden dayımın kocaman süslü kitaplığından arakladığım ilk kitaptı; "Çehov - Hikayeler"... uzun zaman Çehov'un tüm öyküleri o kadar sandım ama meğerse başka ciltleri varmış kitabın :)

Rahmetli'nin kitapları pek kıymetliydi, annem de onlara her gittiğimizde beni tembihlerdi "aman kitaplara dokunma" diye... onlarda kaldığımız akşam bitiremediğim için kitabı çantama attım "nasılsa birkaç hafta içinde yine geliriz, yerine koyarım" düşüncesiyle... tabi ki dayım fark etti, sorunca yalan söylemedim, çantamdan çıkarıp verdim kitabı, dayımın gözleri doldu "benim sıpalar okumuyor diye canım sıkılıyordu, akıllı kızım benim, iyi baktığın sürece sorun yok, hepsini alabilirsin, istersen sana daha uygun bir şey seçebilirim" demişti, o ana kadar oymaları tehditkar görünen o ceviz kitaplık lunapark gibi parladı gözümde, ilk kez dayımın ürkütücülüğünü değil de babacan öğretmen yönünü görüp sevdim, kitaplıkta siyasi içerikli olanlar hariç ne varsa okudum zaman içinde... fakat ölümü sonrası bakımsızlaşan kitaplığın sobada son buluşuna müdahale edemedim, Allah rahmet eylesin... elimde en son ödünç aldığım ve onun ardından hatıra olarak tutmaya karar verdiğim Yaşar Kemal-Deniz Küstü kaldı.

Dostoyevski lise yıllarımın en önemli ismi oldu, ona uzunca bir süre takıntılıydım, oblomovluk yapsam da, "bir delinin günlüğü"nü yere göğe sığdıramasam da, Tolstoy'a duyduğum saygıdan öte bir sevgim var ona...

Çalışmaya başladığım ilk zamanlar annemin yaylada olduğu bir yaz günü izledim ve günlerce yalnızlık kör kuyu gibi çekti içine..."Stalker" Rus sinemasının beni en çok etkileyen yapımı oldu -üniversitede yönetmenin pek çok başka filmini seyrettiğim, hatta sıkıcı olabileceği önyargısıyla izlediğim halde- olağanüstüydü.

Gıcık olduğum uygulamalarına rağmen hayranlık uyandırıcı yönlerine bakıp şaşırdığım, hatta bazılarını çok şirin bulduğum bu millete ne desem bilemiyorum...





5/31/22

Nisan hatırası

Mayıs ayının son günü ayın konusuna bakarken BCP nisan ayı temasının "1900'lü yıllarda geçen eserler, nostalji ve siyah beyaz" olduğunu gördüm, arkamdan ağlardı yazmasam, olmazdı, olamazdı, içimde kalmasın dedim :)

1900'ler denilince aklıma pek çok kişi gibi sessiz filmler geliyor ama aklıma ilk gelen film "Modern Zamanlar" değil de "Un Chien Andalou (Bir Endülüs Köpeği)" oluyor, dali sempatizanı olduğumdan beri... resimlerinin içinden çıkamadığım Dali efendi, şu mürekkeplerin yorumlandığı Rorschach testi gibi bir film yapmış, bakıp; ölüm, aşk, çürümenin felsefesi üzerine derinlere dalmanızı sağlıyor ama bir köpek kadar saldırgan tarzda! Dali-Bunuel işbirliği aradan geçen asra yakın zamandan sonra bile etkileyici...

1900'lerde adını anmasam eksik hissedeceğim diğer isim Kurusowa -neyseki ben nisanda yazmasam da arkadaşlardan biri yazmış, görünce gözlerim parladı resmen- muhtereme hayranlığım "Dream" filmiyle olmuştu, kiraladığım CD'lerde mi vardı, TRT 2 mi yayınladı hatırlamıyorum ama 90'larda "Saddam İncirlik Üssü'ne bomba yağdıracak" yaygaraları eşliğinde nükleer felaket senaryolarının şehri sardığı dönemde tüm o düşlerin beni nasıl içine çektiğini net hatırlıyorum ve o bahçeyi... yıllar içinde her filmine ayrı hayranlığım oldu, İstanbul'da okurken Atatürk Kitaplığı ikinci evim gibiydi, o küçük salonda Rashamon, Run, Yedi Samuray ve Yojimbo'yu kaçıncı kere izledim bilmem... "Ikiru" gözümden kaçan filmlerindendi fakat beni zayıf noktamdan vurdu, çalıştığım düzenli işimde emeklilik hayalleri kurmaya başlamıştım, gizli mide kanaması geçirdiğim anlaşılmadan önce kanser şüphesiyle biyopsi yapılmıştı, tüm bunların ardından 'mide kanseri olduğunu öğrenince yaşamını sorgulayan sıradan bir adam' yüreğimdeki kör noktalardan birine dokundu, beni ölümüne etkileyen filmlerden biri oldu.

1900'ler ve sinema söz konusu olduğunda; "Ay'a Yolculuk" övmeden, "Hiroşima Sevgilim" demeden, "Casablanca" nerede merak etmeden, "Bisiklet Hırsızları"na gönderme yapmadan, "Potemkin Zırhlısı"nı anmadan, "Kameralı Adam"da kimmiş bilmeden, "Çaplin'e göz kırpmadan, "Çıplak Ayaklı Kontes"e şapka çıkarmadan, "Rüzgar Gibi Geçti" ile savrulmadan, "Serseri Aşıklar"a selam vermeden, "Asi Gençlik"e hakkını teslim etmeden, "Il Postino" ile postacı yolu gözlemeden, "400 Darbe" ile dertlenip, Fellini'yle kafa dağıtmadan, "Mary Poppins"le uçup, "Oz Büyücüsü"yle şarkı söylemeden, "Singin’ in the Rain" eşliğinde ıslanmayı istemeden, "Tiffany'de Kahvaltı" izleyip zarif hanımefendilere parlayan gözlerle bakmadan, "Cinema Paradise" izlemeden, "Schindler'in Listesi"yle soğuk duş almadan, "Rosemary'nin Bebeği"ni görmekten korkup, Hitchcock filmiyle ürpermeden, "Kuşlar"a başka gözle bakmadan, Çaki yüzünden naylon bebeklere küsüp, "Fredy'nin Kabusları"nda 13.Cuma'yı uykusuz geçirmeden, "Cennetin Çocukları"na umutla bakmadan, "Leylekler Uçarken" hüzünlenmeden, "Sarhoş Atlar Zamanı"na vahlanmadan, "Guguk Kuşu"yla delirmeden, "Baba" serisiyle ağır ağır yürüyüp, "Zorba"yla sirtakiye merak salmadan, "İyi, Kötü ve Çirkin"deki ıslıklı müzik eşliğinde kozlarını paylaşmadan, "Mayıs Sıkıntısı" çekmeden, bir kerecik Yeşilçam'ı anmadan "nereye?" demezler mi adama! (biliyorum, bu liste epeyce eksik liste, uzununu da yazarım bir gün inşallah)

Stüdyo Ghibli animelerinin döneme kattığı tüm renkler için müteşekkirim... manga konusuna girersem hiç çıkamayacak gibiyim bu yazıdan, o nedenle bunu da es geçeceğim.

Son olarak; ismiyle bile nostaljinin dibine vuran, kitaplığımın en davetkar üyesini önerip bitiriyorum "Ayfer Tunç-Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek".

5/26/22

tebrik mi etmeli, taziye mi iletmeli?

 Az önce çok rastgele şekilde evlilik fotoğrafına denk geldim Eski'nin... bekliyor olsam da tuhaf hissettiriyor, daha dün onun hakkında -evlendiğini bilmeden- yazdıklarıma bakınca güldüm kendime...

Oğluma alıştırmaya çalışmıştım bu fikri ama kabullenmediği için muhtemelen daha fazla tepki gösterecek.

Belki değişir, benim çektiklerimi bir başka kadının daha çekmesini istemem ama tek dileyebileceğim sadakatsizliğinin ve şiddete meylinin bir kurbanı daha olmaması... 3 ay kadar önce bu kişiye sadakati olmadığını bana yazdıklarıyla kanıtlamış oldu, yine de umarım beni ağzımı açmadığım için suçlu hissettirecek durumlara varmaz işler yine... 

Oğluma söyleyen kişi olmak istemiyorum.




5/25/22

değişkenler, eşlenikler, basınç, sıcaklık vs.

Diyet iki gün sürdü, üçüncü gün sabah simit almaya gittiğimde para üstünü aldığım kişi adımla hitap etti, yüz çok tanıdık gelse de kim olduğunu çıkaramadım, gülümseyip "çıkaramadım, özür dilerim" dedim, meğerse 5 yaz boyunca ailesi yoluyla evlilik teklifi aldığım komşu oğlumuzmuş, çocukluğumda her günümü birlikte geçirdiğim ama gençliğimde mesafe koymak durumunda kaldığım şahıs epeyce yaşlanmış, çocukluğumda gözleri çakmak taşı gibi parlıyordu şimdilerde yosunlu görünüyor, açıkçası kendini tanıtınca yüzümde donan gülümsemeyle hızlıca uzaklaştım -bana olan takıntısına anlam veremediğim insanlardandır, ben evli o 3 çocukluyken sosyal medya hesaplarımdan takip isteği yollamıştı- sürekli evimin yakınındaki pastanede olmuyormuş başka şubelere gidiyormuş o kişi ama yine karşılaşacağımız belli... benim ışığım kalmadı, o da zamanında ısrarcı olsa da sınırını aşmadı fakat yine de korkuyorum böylesi durumlarda, kendimi koruyabilirim diye düşünüyorum ama korunaksız hissetmek sinir bozucu... 

Eski'den ses seda yok, benim için iyi olsa da oğlumun içerlediği belli, ben demediğim sürece telefon etmiyor babasına yine... bir ara neyin suçluluğunu duyduysa üstüne düşmüştü çocuğun, kuzu her şeyi babasına da anlatmak için hevesleniyordu... hafta sonu günübirlik gelip gitmek çok mu zor, millerini oğluna kullanmak mı zor, 19 Mayıs'ta Ankara'daki bir etkinliği bahane edip ben götüreyim bari çocuğu diye girişimde bulundum, yine vakit ayırmadı.

Kendi çocukluğumdaki gibi bir yoksunluk yaşasın istemiyorum ama ben çok üstelesem olmaz ümitlere kapılabilir veya babasıyla ilişkisini oldurmaya çalışırken zedelemelere yol açabilir bu durumlar diye diken üstündeyim.

Eski'yi hala özlediğim zamanlar oluyor, Stockholm sendromu gibi bir şey yaşıyorum galiba, etraftaki çetrefilli hatta kangren haline gelip iki tarafı da zehirleyen boşanma süreçlerine bakıp "en azından temiz bitirdik" diye ona minnet duyuyorum, sonra aklım yerine gelsin diye zamanında delil niyetine elimde tuttuğum tüm kayıt altındaki o yaşanmışlıkları, okuyorum bakıyorum, dinliyorum... yok diyorum "sen hala bu adamın adını anarak bile zararda, ziyandasın"...

Küçükken -cenazesini net hatırladığım halde- babamın filmlerdeki gibi aslında ölmemiş olan bir ajan yahut yeniden hayata dönen bir süper kahraman falan olduğunu kanlı canlı karşıma çıkacağını hayal ettim, kayıplar karşısında takındığım tavır bu yaşımda çok da farklı görünmüyor, gönlüm ölmüş bir ilişkiden bile medet umabiliyor, tabi ki ölen öldü, biten geçti gitti.

Onu tanıdığım 20 yılla değil de tanıyamaz hale geldiğim 2 yılla resmediyorum bazen işler zorlaştığında, haksızlık... o tanıdığım adam değiştiyse bu tanımadığım adam da değişebilir -ölü ilişki umudu için demiyorum bunu oğlumda yeşil kalan baba sevgisinin kuruyup gidişini görmek istemediğimden onda hala ümit görmek istiyorum- çok geç olmadan olumlu değişimler görmeyi dört gözle bekliyorum.