11/12/2010

iyi bilirdik.

ben bir gün öldüm, inanılmaz güzel bir günün sabahıydı, öldüğüme bir tek
kişi bile inanmadı ama öldüm ben, hem de ne biçim ölmek! dirilip dirilip
hortlayan türden... üstelik şu son günlerde moda olan zombi trendlerindeki
morlu kızıllı garabetler gibi de değildim, kanım çekiliyordu, adına da
"kansızlık" deniyordu, takatim kesiliyordu ona da bir hastalık kılıfı
uyduruluyordu işte...

bahaneleri geçelim, asıl mesele ölmekti, ölen öldüğüyle kalır ama ben
kalmıyordum, her zamankinden daha uzun yürüyordum, daha uzun cümleleri çok
daha boş içerikle dolduruyordum ki geveleyip durduğum ölmüşlük kokusu
ağzımdan dışarıya taşmasın, her zamankinden az uyuyup mütemadiyen
yazıyordum, ölü psikolojisi işte, yaşanmışlığa dair geride bir iz bırakmış
olmayı umuyorsun ama ölmüşsün en nihayetinde ölü gibi yazıyordum.

kaptırmış yazıyorken tıkırtılar arasına sıkışmış bir kalp çarpıntısına rast
geldim, yaşadığımı sandım bir an, meğer can çekişmekmiş, ardı gelmedi, bir
kez daha öldüm o çarpıntının etkisine kapılınca, alışırım sandım yaşarmış
gibi yaptım "-mış gibi yapmak" hiç de akıllıca bir fikir değilmiş sandığımla
yaşadığım yüz yüze geldiği sıralar yerin dibine geçtim, ölü bedenim birkaç
kat toprağın altında kaldı, mor yüzlü bir ölüden fazlasıydım artık; kurtlu
ve kokuşmuş...

yeniden doğduğumda çocukluğunu katletmiş asi bir ergendim ve olgunlaşmaya
dirençli bir hamurum olduğu da enikonu belliydi, Allah ölüp dirilmekle
uslanmayan benliğime uykusuzluğun ve ölümsüz bir acının iyi gelebileceğini
takdir etmiş olacak ki şimdilerde elimdeki zehri gün aşırı yüksek dozda
alıyorum fakat ne ölümüm ölmek gibi ne de dirimim doğmaya eş...


 güya mutluyum -hayır- mutluluğu bir başkasının yaşam ünitesine bağladım,
mutluysa mutluyum, o benimle ara sıra mutlu mütemadiyen umutsuz, haliyle ben
çoğunlukla ölgün bakışlıyım, umuda kapıldıkça mezarımı eşeliyorum.

Hiç yorum yok: