11/30/23

cv

 
Kalbimin ağırlaştığını hissediyorum, konuştuğumda hafızam beni yanıltabiliyor rakamlar konusunda, dilim yeterince kıvrak değil söz ustası topluluklarda öne atılmak için, yine de doğru bildiklerimi yanlış ifade etmekten geri durmuyorum, sussam kalbim bu sefer de söyleyemediklerini yüklenir ve fakat susmalıydım.

İşe bağlılıktan, sevmekten falan dem vuruldu... çalıştığım kurumu çok ama çok seviyorum, işimi de olabildiğince iyi yapma gayretindeyim ama birçok kırgınlığım var... düşündüm, seviyor olduğum halde Ankara'da kalmam gerekse devam eder miydim? maddi ihtiyaçlar olmasa durur muyum? potansiyelimi ortaya koyamamak benim başarısızlığım ama körelmemde bu yerin hiç sorumluluğu yok mu? çalışmayı ve iş yerimi seviyorken her günü mutsuz geçiriyor olduğum gerçeğiyle yüzleşiyorum, bu iş yerimin değil elbette benim sorunum... önceki iş yerimdeyken hayal ettiğim yerin burası olduğunu düşünüyordum, hayalimin kendimi gerçekleştirmek olduğunu fark etmem çok zamanımı aldı... konfor alanımda öylece ömür törpülerken, kendime dair hayal kırıklığımın suçunu çalıştığım işe atmak haksızlık olur. 

"Şimdi boşanıyorsun ya kendini işe verirsin, çok başarılı falan olursun" diye teselli etmeye çalışmıştı bir arkadaşım, güldüm, "pembe dizi mi çekiyoruz, fotoroman mı basıyoruz" diyemeyeceğim bir arkadaş olduğu için "o işler öyle olmuyor" demekle yetindim. Özel hayattaki başarısızlıkların iş hayatına olumlu yansıyabileceği iş ortamları var mıdır? şarkı sözü yazarı, besteci gibi bir şeysen belki?!... serbest çalışma imkanı olan kişinin amirli, memurlu, sigortalı, mesaili, asgari geçimli ortamlara yabancılığını pek yadsımamak gerek.

Elbet sorun ne iş ne işyeri, 'ben'im... önceki iş yerimi özlüyorum, orda rastlayabileceğim karakterler ve hikayeler, bana katkı sağlayabilirdi, kıymetini bilemedim... önceki işyerimden daha iyisi olan burada ne istediğimi bilip, odaklansam önüm apaçıktı, fırsatlara kör kaldım... iş ve eş en önemli seçimler, hayatın çuvallamadığım aşaması olcak mı? hayırlısı bakalım.


11/28/23

anıları lime lime doğrayıp blog çorbası yaptım buyurmaz mısın?

Yeni yetmenin tekiyken bir şef bıçağı gibiydim, keskin, becerikli, çok yönlü, tuttuğunu koparan, edindiği bilgileri ince ince işleyen, hayatı çorbaya dönse bile içine lezzetli dokunuşlar sunabilen ışıl ışıl dövme demirden harika bir bıçaktım... bir kaya kadar sert olan annemin yassı köşesine yaslana yaslana ömrümce bilenebilirdim fakat onu sivri köşelerinden hoyratça yontmaya koyuldum, kırıldım, minik çentikler edindim, köreldim.

Sıcacık bir kalpte eriyip yeniden şekillendirilebilirdim, bıçak olmaktan vazgeçsem bile özümü tüm ışıltısıyla ortaya koyabilirdim... ya da sabırla bilensem -biraz kendimden yitirsem bile- benliğimi koruyabilirdim... ne var ki bulutların üstüne çıkmayı diledim, sonra gördüm ki buluttan nem kapıyordum, paslandım, daha da pörsüdüm... ben artık ne demire ne bıçağa benzemiyordum... kör bıçak ele yamanmış ya, köreldikçe kendimi daha da incittim. 

Bıçak olduğum gerçeğini kabul edip mutfakta yer tutmaya ve lezzetli aşların vazgeçilmezi olmaya odaklanmalıydım, gelgelelim mutfağın ruhunu bulutta unuttum... paslı bir çubuk gibi saplandığım yerde kaldım, toza toprağa karıştım, gören taş sandı, taş olsam çatlardım, dayandım.

Geçenlerde tanınmaz haldeki bir hançerin özenle yenilenişini izledim; rengi, dokusu bambaşkaydı artık... bilenip eskisinden bile keskin olsa da savaşta olması gerekmiyordu bundan böyle, muhtemelen duvarları süsleyecekti velakin 'ne ise o olmak' için bir umut verecek kadar ışıldıyordu.


11/14/23

gördüğü düşü hayra yoranın eş adayı

Oğlum liseye başladığında emekli olmak istiyorum, engelli emekliliği mümkün, geçinmek zor, başka yerden gelir de yok, çok çok zor... yine de bolca zaman olacak... belki de oğlanın liseyi bitirmesini beklemeliyim -ilkokulu bile bitirmedi o ayrı tabi- beş kuruşsuz çulsuzun teki olmaya neden can atar insan? 

Yaptığı planları tutmayanlardanım ben, bazen diyorum ki önümüzdeki birkaç yıl için detaylıca ayakları yere basan bir plan yapayım, korkarım ki planlanan zamanda ya ölürüm ya 3.dünya savaşı çıkar.

Şam ve Halep'e savaş öncesi trenle gidebilirdim gitmedim, pişmanım... Kudüs en çok ziyaret etmek istediğim yerlerdendi, şimdi yürek burkan bir meçhul... evliyken eski'nin peşine takılıp en azından bir iki ülke gezebilirdim, denemedim de değil gerçi, istemedi... şimdi yeni eşiyle İtalya turu yapmış, ister istemez kalbim kırıldı... ortak arkadaşlarımızdan biri gittiğinde yadırgamıştı, kendisini oraya yakıştırdı mı merak ediyorum... onu bosnayı rengarenk anlatırken hatırlıyorum, benim için bosna hep bahar bahçe "bir gün mutlaka birlikte gitmeliyiz" demişti, gideriz sanmıştım.

Hayalini kurduğum turlu geziler değil, eski'yle yola çıksam eminim gezmekten soğurdum ama beni hala değersiz hissettirebilen kıytıklar kalmış ya...

Bir gün ansızın düşeceğim yola, param pulum olmadan, plansız şartsız şurtsuz. 

Yanımda oğlumu sefalete sürüklemeli miyim? boğulmaya biraz daha sabredip onun kendine bakabilecek yaşa gelmesini, önemli kilometre taşlarını aşmasını beklemeli miyim? liseyi açıktan okutup keşfe çıkarsam bencillik mi etmiş olurum? sorumsuzluk onu boğuluşumun şahidi tutmak mı? ona neyi istediğini sorsam sırf beni mutlu etmek için tam olarak sonuçları kestiremeden felaketine mi atlayacak? onu yolda yeterince koruyabilecek miyim? benimle ilerlediği yolda yeterince gelişebilecek mi? kendi yolunu bulmasını sağlayabilecek donanımda mıyım? ona örnek olan annesinin yetersizlikleriyle yüzleşince yolun sonu gelecek mi ikimiz için? ben onsuz yola çıkabilir miyim? onunla yolda kalabilir miyim? o bitirmek istediğinde durabilir miyim? 

Peki ya annem?... al işte, yol yaşlı bir çınarın altında kaldı.

Bazen diyorum yol arkadaşı niteliğinde bir eş arasam, hem yolun meşruiyeti de artar... seyahatlerimi güvenli kılacak, masrafları kırışabileceğimiz, yolculuğu kolaylaştıracak pasaport sağlayacak (yeşil, gri, siyah vs.) güvenilir, akli melekeleri yerinde birini arasam hatta gazetelere falan ilan versem, eşe dosta haber salsam... güzel bir vücut, sevimli huylar vadedemem ama havalı profil fotoları, can canlı videolar, dron çekimleri vs. sağlayabilirim, askıntı olmam, arabada ve çadırda konaklama tecrübelerimi paylaşabilir, en rezil koşullarda yakalanabilecek ufak tefek konfor dokunuşları sağlayabilirim, olay sadece yolu paylaşmakla kalacaksa boşanma konusunda her türlü kolaylık ve evlilik öncesi anlaşmayı da itinayla yaparız, yaşa tipe bakmam, çok mu kötü teklif yani... midesizce bir teklif oldu, evet.

Bırakıp bu hayalleri çocuk üniversiteye gidince dağ başına mı yerleşsem, bilemedim... bağ bostan eder bahçede kangal köpeği balkonda kedi, ağılda iki keçi, yayılan üç beş de tavuk beslerim, oh mis... 

Güne dair umudum yok, neyim varsa bağlamışım bilinmez yarınlara, sonum hayrolsun bakalım.

10/27/23

kaza

 Yıllar beni daha 'bilge', daha 'oturaklı', daha 'az şapşal', daha 'nerde nasıl davranılacağından emin' kılar sanıyordum... olası durum buydu ama görüyorum ki yıldan yıla daha sakar, daha özgüvensiz, daha sakar, daha kararsız ve ne yazık ki "daha fazla bunları düşünmek istemiyorum" kaygısıyla daha düşüncesiz, daha ebleh buldum kendimi.

İkinci araba kazamı yaptım, hafif bir kazaydı şükür ki cana zarar gelmemiş basit bir durum, yaklaşık 3 saatime mal oldu, ömrümden aptallığımın çalması canımı sıkan...

Geçmişi ve pişmanlıklarımı düşünüp durmak istemiyorum tamam ama aptallaşmaksa bedeli bu tavrı bırakmak zorundayım.


10/25/23

uykusuz rüyalar


Üniversite okuduğum sıra Irak işgali oldu. İncirlik aile evimin yakınlarında, hiç korkmadığım kadar korktum ailemi kaybetmekten... ilkokuldayken günlerce haftalarca nükleer bomba bekledik, sınıfta tatbikatlar yaptık, sarı alarm verildiğinde on küsür kişi bantlanmış bir odada çay içerek ölümü bekledik, korkmadım ama ailemden neredeyse bin km ötedeyken korktum savaştan...

Bir gece savaşa dair korkunç bir kabustan uyandım, yatağım terden sırılsıklamdı ama vücudum buz, yüzümün tamamı onlarca arı tarafından sokulmuş gibi şiş... çığlığıma uyanan oda arkadaşım ışığı açtı, ışığın farkındaydım ama gözlerimi aralayamadığım için önce kör olduğumu sandım, getirdiği suyu içmeye çalışırken dudaklarımın balon gibi olduğunu fark ettim, dilim bile şişmişti konuşmakta ve yutkunmakta zorlandım. Hastaneye giden dolmuşa binmek için 15 dk, hastaneye varmak için 20 dk yürümek gerekiyordu, yürümeye mecalim yoktu, taksiye param yoktu, benimle ilgilenebilecek kimse de yoktu, evde çaresizce gözlerimin açılmasını bekleyip tavana yüzümü sabitlediğim sıra ılık yaşlar yanağımı dondurdu, doğalgazı açabilecek kadar harçlık da yoktu, çok aciz hissettiğim ilk andı, son olmadı. 

Savaşta sadece korkudan ölebileceğimi fark ettim.

Savaş gibi ya da kabus gibi olmayan çaresizlikler var, kuşkusuz daha ağır meselelerde bulut olup dağılacak ama üstüme şimşekler yağdıran dipte çaresizlikler... o an dibin dibi, bir başka an anlamsız sayılacak sinip kalacak ufak tefek meseleler... "öldürmeyen güçlendirir", "düştüysek kalkarız", "düşe kalka ilerliyoruz" vb... derde bile umut bağlayabilen insanlara imreniyorum, ben de sıkça söylüyorum, ağzıma yakışmıyor.

Dilime dua güzel gidiyor... dualar samimi, dualar kabussavar, dualar karamsarlığa inat ferak ve ışıklı... bu da geçer yahu...




10/13/23

Direniş


 Eski kaynanamın gönderdiği tarhanayı pişirdim sabah oğlum için, geçenlerde mevzu oldu "iyi kadındı Allah var, oğlumda hakkı çok" dedim. 

İyi insan, evet, ne var ki kalbime yama tutmayacak deliklerden birini o açtı, annemin şefkati bile iyileştiremiyor, iyi insanların zulmü en kötüsü...

Eski de kötü biri değildi, bazen sosyal medyada narsistlerle ilgili paylaşımları görüp "yoksaaaa..." dediğim oluyor ama hakkını yemeyelim, kendini sevmezdi, yalancının piri olsa da 'el iyisi'ydi hatta bu hususta bildiğim en iyisi... o sanırım sadece bana zalımdı.

Annem, kardeşlerinden birinin her daim çalkantılı çokça kavgalı gürültülü evliliği için; "dayın bir zalımdı, öyle bir zalıma böyle bir zulüm gerekiyordu, Z. ona bir zulüm oldu, ona da zalım gerekiyordu, onlar birbirine iyi uyuyor, bana kimse onların lafını vermesin" der, istisnasız her seferinde...

Şu da var ki; İsrail sadece Filistin'in zalımı gibi görünse de yarın öbür gün 'vadedilmiş topraklar'ın sahibi olan herkese zulüm saçacak, Suriye ile girizgahı yaptı bile...

Zalım zulmü terk etmiyor ama ya zulüm?... direnilir mi?... zulüm, zulüm olmaktan çıkar mı, var mı umut?

10/10/23

"Ateşe hakiki bir çay koyalım"


 BCP şubat ayı konusu; şiir ve psikoloji.

Temel Sanat Eğitimi dersinde "sanatçılar deliliğin eşiğinde gezinir, sınıra en yakın oldukları yerde en üretken dönemlerini yaşarlar" demişti hoca, ben saçmalığın daniskası olduğunu düşünmüştüm ama desteksiz atmamış muhterem... normal adam niye yazsın, çizsin, tepinsin içindekini dökmek için?

İstanbul'dayken mühendis ev arkadaşımın iki gün boyunca yemeden içmeden C++ kod yazdığını görmüş ve endişelenmiştim, "bunun şiir yazmaktan farkı yok, akıl işi değil" demişti, kim bilir şiirini kendi dilinde yazmış böyle kaç şair var, bilmediğimiz, asla anlamayacağımız, anlaşılmayı umursamayan...

Silvia Plath'ı öyle bir intihara itecek kadar inciten neydi merak ediyorum, ona veya çocuklarına sempati duyduğum, acıdığım için falan değil de bir şekilde anlayabildiğimi düşündüğüm için tanıma isteğim... beni en etkileyen intihar biçimiydi, az evvel çocuklarına kurabiye pişirdiğin fırına kafanı sokup gazdan başı dönerken ne hissedersin? korkutucu... benim aksime ona doğru koşmuş olan Nilgün Marmara'ya yüzleşmeye cesareti için derinden saygı duyuyorum, Silvia ile empati kurup Marmara'ya yakınlık hissetmek... babamın öldüğü yaşa vardığımda onun ölüm yıldönümü ile benim doğum günüm arasındaki 1 ay uyuduğum yataktan düştüğümü, attığım adımın havada kaldığını hissetmiştim, Nilgün Marmara'nın tanımayı en çok istediği kişinin yaşında intiharını garipseyemiyorum.

Konu böyle ilerleyince sanki 'Ölü Ozanlar Derneği' açılış oturumu gibi oldu, üzgünüm...

Ölüsüyle dirisiyle akıl işi olmayan şiirde her türlü delilik mevcut... beş hececiler adıyla bile OKB muzdaribi gibi görünmüyor mu? failatün failün diye diye ölçtüğümüz o vezinler akıl karı mı? serbest şiir desen depresiflerle bipolarların düğün daveti gibi... İster ölçülü uyaklı ister daldan dala, ister politik ister kuşlu böcekli olsun, isterse bambaşka dillerde olsun, Rilke ve Poe'yu sevebiliyorsam Neruda'ya kollarımı dolamak istiyorsam, hiç tanımadığım birinin anlamadığım dilde okuduğu şiire gözyaşı dökebiliyorsam şiirin hudutsuzluğuna kapılmışım demektir, ruhum şad olsun.

Poe'nun şiirlerinden zevk almak mazoşistlik belirtisi olabilir mi?

"Vasattan hasat çıkmaz"cılar boşa dil dökmüyor, kabul...yine de ağır saplantıları olanlar, vasatın kollarında uyutsa sapkınlıklarını keşke, sözüyle adam öldüren keskin dillileri de törpülesek merhamet çarkında, canına kastı olanı sevip sarsak sarmalasak, oh mis...

Şiir akla hitap ederken bile delice... Nazım Hikmet'le Necip Fazıl'ı aynı derecede sevmek başka açıklanamaz.

Aklını şiire takmış olanlar evvelden beri "şair bu mısrada ne anlatmak istemiş" sorusunu pek sever ya... bir şairin yeğeni ödevi için 'şiirinde ne anlatmak istediğini' sormuş dayısına, ne dediyse yazmış okula gitmiş, beş karış suratla akşam eve gelince "dayı, hoca şiiri hiç anlamadığımı söyleyip zayıf verdi" demiş... şairden fazla şiirciyiz vesselam... demem o ki, sadece şairler değil şiir tutkunları da topyekün bir hallerdedir; şiirleri şizofrenik dünyalarının penceresine rengarenk çiçekler gibi dizer de uslanmazlar.

Şiirsel filmler mi, şair filmleri mi daha güzel? hmm ikisinden de biraz alıp il postino'yu veren güzel insanlara teşekkürler... şiirsellik diye başlayıp "shi" dememek de ayıp kaçıyor kendi namıma...

Japonların resimli hatta yazısı bile tablo hissi uyandıran şiirlerine değinirsem çıkamam -ve lakin en obsesif tutkuların mimarlarına saygıda kusur etmek istemiyorum- Yayoi Kusama gibi akıl hastalığına ad vermiş şair olmak da olayı başka boyuta taşımaktır azizim...

"Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna"








10/09/23

"bi' fotoğraf çekinebilir miyiz?"

 İnsanın dişinden sarkıp dudak bükümüne uzanan siyah ince çizgiyle -implantın ipi- gülümsemesi komik aynı zamanda ürkütücü oluyor; joker etkisi... ipi kesebilirdim, dikişi erken aldırabilirdim; ben ipin varlığına aldırmamayı seçtim... görmezden gelmesem o minik ip beni boğabilirdi o gerginlikte, basit çözümleri olmasına rağmen.

Nefes alabilmek için tek yapabildiğim yazmak... ıssızda çığlık atmak, karanlıkta dans etmek, kulağında müzikle kilometrelerce yürümek, çiğ yağmış çimende üşüyerek yıldız saymak, bir dağın tepesinde rüzgar kemiklerine işlerken sisler içindeki güneşin içini ısıtmasına izin vermek de işe yarıyor, haklarını yemeyeyim... işe gitmek gerekiyorken, aşağı katta şikayet beklerken, tatil günlerin sen olmadan yürüyebilecek  yığınla işin yürütülmesine rezerve edilmişken, yazmak dışında tüm alternatifler çok çok zor -imkansız değil- onlara sardığım da oluyor ama en çok yazmaya sığınıyorum; deliliğimin gözde tutamağı... olmasa bir adım ötesi nedir kim bilir, ben bilmek istemiyorum.

Mutlu zamanlarımın fotoğraflarını buraya koysam keşke... mutluyken zaman çok hızlı akıyor, yakalamanın tek yolu fotoğraflar... hiç yazılmıyor diyemem ama mutluluğa es verince yazmak yine de hüzünlü, mutluluğun içindeyken bile özlem duygusu barındıran az mutlu anlar... musmutlu fotoğraflar gibi değil... mutluyken daha çok fotoğraf çekmeliyim.

10/04/23

şahsen bizzat kendi kendimin kendisi

   

Uzun uzun aralar vermek yerine bu yıl hiç yazamadığım için suçluluk hissettiğim BCP yazılarını günden güne tamamlamak istiyorum, umarım en azından yılın sonunu yakalayabilirim. İlk ayın konusu "gerçeğe dayanan olaylar ve biyografi"

Eskiden biyografi denilince ilk aklıma gelen ansiklopediler ve antolojiler olurdu.

Blogumun bir tür otobiyografi olduğunu söylemek hata olmaz sanırım... tabi gönül isterdi ki Nazım Hikmet gibi şiirden otobiyografi döşeyeyim şuraya satır satır...

İşin ironik tarafı biyografilerle pek aram yok fakat her nasılsa otobiyografilere zafiyetim var hatta otoportrelere... Frida ve Van Gogh'un otoportrelerini bilmeyen mi var gerçi... profildeki avatar da benim otoportrem bu arada :P

İlk Aliya okuduğumda mı keşfettim? Çocukluğum'a Gorki'nin kaleminden bakarken mi? Genç Werther'in acılarıyla iç geçirirken mi, bilmiyorum... farklı bir samimiyetti hissettiğim... nasıl tarif etmeli... tepesinde dikilip -oyuna girmeden- kurduğu evciliği huşu içinde izlediğim çocukluk arkadaşım gibi mi, birbirinin kanını akıtacak kadar kavga eden kuzenlerime orta oyunu izlermiş gibi uzaktan baktığımdaki o his mi? kapı aralığından izlediğini bilse de istifini bozmayan komşunun sigara dumanlarındaki halkaların bulut bulut tavana dağıldığı gün gibi belki... kendi kendime dans ederken aynaya değen gözümün ucu belki de...

Adını bir yıl boyunca Aliya sandığım, oda arkadaşımın kitaplığından aşırdığım, Aliya İzzetbegoviç'in yazdığı "Tarihe Tanıklığım" otobiyografi hususunda Hitler'in "Kavgam"ı referanslı şüphe, yanlılık önyargılı ve yargılayıcılık içeren bakışımı yumuşattı kesinlikle... sonrası aşk-nefret ilişkisi...

En sevdiğim biyografi konusunda emin değilim ve lakin en sevmediğim "Waldo Sen Neden Burada Değilsin" bunu net söyleyebilirim. İsmet Özel'in yazılarını ve şiirlerini ya çok sevip ya nefret etmek normal mi acaba? oldum olası ne yazsa kırk katır ya kırk satır dimağımda, iz desen yok ama bolca kaos... bulanmadan durulamıyorduk değil mi? her neyse işte suyumuz bir değil muhteremle... ilk kitapla her sayfada kavga edip yine de "Henry Sen Neden Buradasın"ı okumamın bir anlamı olmalı, gel gelelim 'ne bu adamdaki giz merak ediyorum' desem yalan... öyle işte...

Nazım'ın şiirini dedim ama biyografi özelliği taşıyan romanı da var ya, hani ismini çok sevmiştim, etiket bile yaptım, üstünden çok zaman geçince hatırlayamadım "biyografi miydi bu gerçek kesitti ama neydi?" falan derken, kitabın adı o farklıymış yahu... "yaşamak güzel şey be insan kardeşim" olduğundan o kadar emindim ki benzer adlı bir kitabı daha mı var diye hayretler içinde arattım gogıl amcaya -yok, bulamadım- sonradan adını mı değiştirdiler falan diye ufacık bir şüphe kırıntısı var ama aklım mantığım pek prim vermiyor o ihtimale... fil hafızamın hortumu boyunca boşluklar var anılarda, sonum hayrola!

Oğlum biyografi sevdalısı... dahiler sınıfı serisi, ünlü futbolcular serisi, Türk İslam büyükleri serisi, kahramanlar karavanı falan derken dizi dizi hayat hikayesi doldu kitaplık... savaşın dahileri belgeselini gözünü kırpmadan izliyor ama yağma yok, şiddet içeren yerlerde gözünü kapatıyorum "bebek miyim" diyor, "insan ol diye uğraşıyoruz şurda, benim gözümde hep bebek kalacaksın o ayrı" diyorum, hede hödelere doğru uzayıp gidiyor muhabbet, onca savaş sahnesini en kansız biçimde çekebilmenin haklı gururunu yaşıyor olmalı ekip.

1 Litre Gözyaşı ve Sadako gibi gerçek hayat öyküleri Japonların pek de imgeme uymayan bir anına tanık olmamı sağlıyor nedense utanıyorum, hiç ağlayacağını düşünmediğin birini salya sümük görüp teselli edemeyen kişi, o benim işte!

Okumayı sevmediğim biyografiler bile perdede muhteşem, sinema en güçlü büyüsünü gerçekleri düşlerken  yapıyor olmalı... "en inandırıcı yalanlar gerçeklere dayanan yalanlardır" demişti biri, film miydi gerçekte mi onu bile hatırlamıyorum ama laf mıh gibi aklımda... 

Blank Canvas otobiyografik manga olarak oldukça samimi, literatüre hakim değilim elbette, aklıma gelen bir o var, tavsiyesi olan varsa sevinirim.

Bu yazının ekine fotoğraflı CV yakışırdı ama burada bitirelim... uzun uzun anlatıyorum ya kendimi, kısa kesesim yok öyle tek sayfayla... 

Yılların tozunu atmaya bile kıyamadığım sahipsiz öykülerimin sakinleri selamlar, sevgiler...


9/28/23

Çıkıp biraz temiz hava alayım


Bir aydan uzun süredir spora gitmiyorum, diyet de aksadı, dün oğlumun zoruyla gitmeyi başardım. başladığım ağırlıklardan fazla ama son aşamada çalıştığım ağırlıklardan az, hafif tempolu egzersiz yaptığım halde kemiklerim bile ağrıyor, hamlamışım.

Son gidişimde kendimi oldukça zorlamıştım soluk soluğa terimi havluya silerken gülümsedim, tam karşımda çalışan orta yaşlardaki adam da soluk soluğaydı gülümsediğimi görünce tebessüm etti, flört gibi yüzümü kızartan bir an...  sırf bu andan utanç duyduğum için bir ay çalışmaya gitmemiş değilim annem hastaydı sonuçta onu yalnız bırakmak istemedim ama eskisi gibi haftada bir iki gidip kendimi zinde tutabilirdim, utandım.

Üç yılı geçti ayrılığın üzerinden hala yeniden denemeye hazır değilim. Kızarıp bozarmak desen ergen tadında geliyor, eğreti bir duruşu var üzerimde... kırk yaş üstü boşanmış çocuklu dul kadın imajı epey atılgan toplum nezdinde fakat o ben değilim, kimsenin rüyalarının kadını olamayacak kadar içim geçkin... Yine de içimdeki kerata uslanmak bilmeyenlerden, üniversite arkadaşlarımdan birinin "senin de gülüşüne ömrünü verecek biri çıkacak karşına" deyişi kulaklarımda, inanmak istiyorum, umudumu korumak istiyorum; elliden sonra dünyayı gezmek ve ister yolun sonunda isterse de yolda eşlik edecek birini umuyorum... hayalimde ötelediğim için mi hazır olmak mümkün olmuyor, hazır olmadığımdan mı uzak hayaller kuruyorum, kim bilebilir!


8/26/23

"çaresizliğim; çaresiz değilim"

 Çevremde ölüm kol gezmeye devam ediyor, lisede çok yakın olduğumuz bir arkadaşımın önce annesi birkaç hafta sonra abisi vefat etti, gidemedim, geç duydum, zaman mekan uymadı ama açık ve net vefa gösteremedim, aynısı halamın kocası için de oldu, iş dedim, çocuk dedim elzem görünen geçerli pek çok sebep vardı ama vefa yoktu o işte... aynısı bana olsa üzülürüm; ve fakat şu saatten sonra vefa bekleyecek yüzsüzlükte değilim, güç bulabildiğimce uzanmaya çalışıyorum değer verdiğim insanlara ama yalnızlık daha tatlı geliyor... aslında acı ama kolay olan bu... ölümden korkmadığımı düşünürüm genelde ama duruma bakınca durumu kabul etmeliyim, arkadaşıma karşı mahcubum ama dayımın cenazesine bile gönüllü gitmedim, y.ablanın öldüğünü sakladıkları için bir umut son anlarında yanında olabilmek için İstanbul'a koşmak istedim vefatını duyunca ayaklarım geri geri gitti... anne tarafından en büyük kuzenim 2 ay önce vefat etti, izin alabilirdim, haftasonuna kadar bekledim, iş arkadaşımın babası vefat ettiğinde maddi olarak elimden geleni yapmaya hazırdım ama cenazede en fazla on dakika durabildim...travma mı? korku mu? psikolojik bir rahatsızlık mı? sadece şımarıklık mı? gerçekten bilmiyorum.

Annem bir süredir hasta, onun hastalığından önce sıkı diyet yapmış ve spora abanmıştım bir ayda10 kiloya yakın verdim ama onun hastalığıyla beraber bütün enerjim terketti beni, spor yapıp ter atarken yediğimin iki katını mideme indiriyorum ama yapılması gerekenler için bile kılımı kıpırdatmıyorum, anneme iyi baktığım söylenemez, oğlumla tatili değerlendiremediğim de aşikar, ben açıkça isteksiz ve yorgunum.

Bir zamanlar "sevmeye yeteceği" olduğuyla övünen ben, nasıl sevileceğini unutacak kadar şuursuzum şimdi.

Kendimi bu kadar suçlu hissettiğim halde neden böyle tercihler yaptım?  

Yalnızken ölüm beni daha çabuk yutuverecekmiş gibi hissediyorum yine de sımsıkı sarılıyorum yalnızlığa, aşk-nefret ilişkisi mi anlamış değilim peki ölüm korkusu bunun neresinde?

Yanımda biri olsun istiyorum, huysuz-yalnız ihtiyar olma düşüncesi uykularımı kaçırıyor fakat sevmek şüpheli bir korku tüneli, sevilmek fazlasıyla yorucu, vefa bozuk para gibi tüketilmiş nereye gittiği bilinmeden...

kendime gelmek istiyorum artık ne zaman dağılacak beynimdeki sis, kalbim ne zaman pasını pisini atıp yeniden atmaya başlayacak, ölüm korkusu diye zırvalıyorum ya ne farkım var ölmüşten, benden geriye ne kaldı merak ediyorum!?

5/02/23

"yine mi güzeliz?"

Normalde mayısta Adana sıcağı bariz hissedilir, henüz kıştan çıkmış hissettirmiyor mevsim... ılık yağmur sevdalısı olunca şikayet etmiyorum halimden ama genç değilim hastalıktan kurtaramıyorum paçayı... portakal çiçeklerinin enfes kokusu dolularda döküldü, şimdilik çiçek açan sarmaşıklarla sümbüllerle zambaklarla avunuyoruz.

Bayram için sildiğim camlar leş, araba kirden görünmüyor, camlar elimden öper de araba sıkıntı; dizilerde kliplerde pek seksi görünen sahne bende fok balığının buzullardaki figürlerini andırıyor, boydan kısa olunca araba yıkamak zor zanaat, tabure sakat iş, haftalık yıkatacak bütçem yok, oğlanın boy atmasını dört gözle bekliyorum.

Bir ayda üç farklı branştan doktor "zayıfla" dedi, son raddede kuzenim olan aile hekimim "abla yeme içme düzenini ciddi anlamda gözden geçirmelisin" diye söylenince kendimce dikkat eder oldum ama spora canım çektikçe giden ben, paşa gönlüme göre diyet yapınca ilerleme sıfır... buna rağmen zayıfladığımı düşünenler oldu, spor daha derli toplu görünmemi sağlıyor muhtemelen, yine de diyetisyene görünmek şart, geçen yaz ucundan döndüğüm diyabet yine kapımı tıklatıyor.

Doktorlardan biri hafif talasemi olabileceğimi söyledi, evlenirken de üç ay inceleme altında olmam gerektiğini söylemişlerdi, ihmal etmiştim, korkuyorum sanırım... İlkokuldaki sınıf arkadaşlarımdan biri ağır derecede talasemiydi, lisedeyken kardeşini o sandım karakteristik yüz şekli ve deri rengi yüzünden, öldüğünü o şekilde öğrendim, sınıftaki oğlanlar aralarına almıyordu Musa'yı, silgi verdim diye yakın arkadaşlarımdan birinin "ölecek o yaklaşma ona" dediğini hatırlıyorum,  ilk kez bu ihtimali öğrendiğimde, Musa'ya benziyor muyum diye aynaya uzun uzun bakmıştım, pek benzetemedim... tanı almasam da demire dikkat ettiğim sürece sorun olmayacağını söyledi doktor, açıkçası adını koymamayı tercih ederim.

Alerjik reaksiyonlar için bile yediklerimin mercek altına alındığı şu günlerde uzun yürüyüşlerin tam zamanı... 

Kulaklığı takıp insanlarla dünyadan uzak bir bağ kurma vaktidir şimdi, yürüdükçe kafam bulutlarda, yürüyelim güzelleşelim, kulağımda yine mi 🎵 "yine mi çiçek" 🎶

4/28/23

kırkikindi


 Yaşam; sanki az önce dolu yağmamış gibi parıldayan, yapraklardan puslu buharlar yükselten güneş gibi... yazmadığım süre içinde yaşadığım onca olay, derinime işleyen onca his gözümü kamaştıran ışıklar içinde kayboldu gitti. 

Adana'nın en sevdiğim yanı ılık yağmurları, hayat unutabildiğim sürece daha katlanılır, kara bulutlar güneşle ılık kucaklaşmalara bahane olacaksa ne ala, üşütmeyecek veya canımı acıtmayacaksa ıslanmak başım gözüm üstüne... ısıran soğukları, buza kesen yağmurları, karda yürüyemediğim yokuşları sevmiyorum... kar yağdığını görmeyi özlüyorum elbette, ayazın yaladığı kemiklerin ısınınca gerinip katıdan sıvıya dönmüş bendine sığmayan ırmaklar gibi hissettiren coşku elbette güzel... yine de gün açtığında çıplak ayakla yağmur çukurlarını topuklamayı bulmuyor hiçbiri.

Şu an sevdiğim havalara güzellemeler yapacak kıvamda pamuk gibiyim ama yağıp gürlüyordum bir süredir, hiç yoktan yere veya yerli yerince öfke saldım dört bir yana, olmadık bir tartışmaya girdiğim adama öyle tepki gösterdim ki "yoksa bu adama ilgim mi var, niye abarttım ki" şüphesi bile duydum, ardından 'eski' yırtık dondan çıkarcasına attığı cinsel içerikli mesajla yoklayınca "yahu ben erkeklerden tiksiniyorum ondan bu reaksiyonlar" diye kendime geldim... ha o mesaja gelirsek; soyadını değiştirdiğine olumsuz tepkilerimi duymak istemediği için önden sinir patlatma hamlesi gibi bir şey... tabi benim yorumum bu, derdi ne kimbilir... Evlenmeden hemen önceki hamleleri yüzünden evli olduğu kadına da sadakati olmadığını biliyordum, şaşırtmıyor bile durup durup saçmalaması... yine de güzel anılar var tutmak istediğim, her seferinde biraz daha kararıyor, böyle böyle yok olup gidecek diye korkuyorum, o sevdi/sevmedi ayrı hikaye, kendi payıma düşene yüreğimi koydum, işte o güzelim anlar kesiliyor ya kenarından köşesinden böyle böyle, o bakmalara doyamadığın resimden çok kestiğin makası hatırlatır oluyor ya... zor... kafanı çevirip görmek istemeyeceğin kadar zor.

Sadece "özledim" dese, özlemine kıymet verebilirdim, tek hissettiğim şu an tiksinti, aşağılanmışlık, alay... yanında çırılçıplak uzanırken sırtını çevirdiğin, kadınlığını mahremden şaibeliye çevirdiğin, umumun "kadın olsaydın"lı sorgulamalarına maruz bıraktığın insana "yoklukta gideri var" muamelesi çekmek değersizleştiriyor.

Aslında üstesinden gelmeyi kolaylaştırıyor böyle durumlar; kendime güvenim ve sevgim güçlü değil ama kendimi tanıma konusunda azimliyim, tamam zamanında eğreti çabalara girmedim değil, yanlış sorulara olmaz yanıtlar vermedim değil ama eminim ki ben o ilişkilendirdiği şey değilim. 

Hissettiğim şey neden öfke değil de tiksinme? emin değilim... hayırlısı bakalım, zaman yaraları sarıp pek çoğunu iyileştiriyor, kör topal da olsa devam edip gidiyoruz, yaşamak güzel şey vesselam...

2/14/23

geçer...

Fotoğraf masamdan, arka fonda hala sünger yatak battaniye vs var, evine dönmeye korkan veya artık dönecek evi olmayan bazı çalışan yakınları hala bizimle kalmaya devam ediyor, eve sağlam raporu verilince ben evime geçtim, yalnız kaldığım düşüncesiyle rahat edemeyen annem de döndü, oğlum da yanımızda olsa iyiydi ama deprem hala tüm konuşmaların ana gündemi, korku güneşli günlere rağmen soğuğunu yayıyor etrafa, bir hafta daha kalmasına pek de itiraz edemiyorum o yüzden... 

Adana'da çalışmaların tamamlandığını söylediler, kayıp bir arkadaşın daha ölüm ilamıydı benim için... biliyorum henüz tam olarak idrak edemedik, boşluklarla dolu yerlere bakmaya başladığımızda o boşluklar tüm andaçlardan daha büyük ve etkili olacak ve zamanla bu da unutulacak ne yazık ki...

Gölcük depremini duyduğumda yayladaydım, Adana depreminin anısı taze olduğundan duyan herkes ağlamaya başlamıştı, kaybın ne kadar çok olduğunu bilmediğimiz halde, elektriğin olmadığı dağ başında çığlıkları duymadığımız veya ekrandan dehşeti izlemediğimiz halde derinden sarsıldık, iki sene sonra okumaya gittim oraya, bin parçalık yap-bozun kayıp üç beş parçası gibi duran o boşluklar kanımı dondurmuştu, deprem sözcüğünü kullanmak şöyle dursun o sene olmuş herhangi şeyden bahsedecek olsan insanların yüzüne ölüm soğukluğunun geliverdiğini görüyordun, aradan yirmi seneden fazlası geçti rafta kalmış dehşeti kucakladık yine... ders alınmasını umuyorum bu sefer ama umudu boyundan büyük yerlere yükleyip arkadan öylece bakmak istemiyorum bu sefer, kendimden ve oğlumdan başlayacağım nasipse eğitimse eğitim, donanımsa donanım...

Depremde hal hatır sordu ve ilk gün ihtiyaçlar için yardım gönderdi eski, ummadığım kadar insancıldı, eminim oğlu yanımda olmasa arayıp sormak yardım etmekle ilgilenmezdi ama darda kaldığımız kısa zaman diliminde yardımını gördük, diliyorum o da sıkıştığı zamanda yardım görür... burdakilere laf olsununa soracakları bir hikaye oldu benim acım, tuhaf... eskiden olsa ya çok konuşur sorulandan fazlasını anlatırdım yahut susar içime atardım, şimdi sorular kadar güdük kaldı hikaye, ölüm tüm duygusal fırtınaları süt liman edecek gerçeklikte ne de olsa... 

Uyuduğum ama gözümün önündekileri gördüğüm gözlerimin bilimcimden önce açıldığı sabahlara uyanıyorum yine, yattığımdan daha yorgun uyanıyorum, elbet bu da geçer yahu... aramaya sormaya fırsatım varken özlediğimi benim için değerli olduğunu söylemediğim dostlarım, arkadaşlarım, yakınlarım, nur içinde yatın, şimdiden özledim, Allah hepimize rahmet etsin.

2/09/23

soğuk nefes ılık gözyaşı...

Ölüm ensemize üfledi, ölmedik hayattayız şükür... Adana diğer şehirlere göre bir nebze daha iyi durumda, evim yıkılmadı, hava ilk günkü gibi soğuk ve yağmurlu değil, su var, elektrik ve doğalgaz var, marketler mütemadiyen çalışıyor, hasarlı binalara giriş çıkışlar kontrollü fakat yaşadığına sevinirken bile insanın içi burkuluyor.

İlk iki gün olayın sıcaklığıyla panik ve paranoya yayılmıştı etrafa, "iyiyiz" mesajları sayesinde sevindik, ölümüne şaşkındık yine de bencil, kendi mağduriyetiyle alabildiğine meşgul... ikinci gün kötü haberler, cenazeler, sarstı ama şükrettik, dua ettik, arabada/koltukta/yerde uyumaya, az biraz üşüyüp leş gibi kokmaya sabrettik... 

Dün koptu benim kayışım annemi köye oğlumu Ankara'ya gönderip olaydan sonra ilk kez eve girince kokusu bile yabancı geldi evin... ummadığım yerden kötü haberler gelmeye devam etti, Ankara'da sandığım arkadaşın akraba ziyareti için Kahramanmaraş'ta kayboluşu, Diyarbakır'da kızları kurtarılan ve sesi ilk iki gün duyulan arkadaşımın eşi ile naaşına ulaşılması... ikinci gün arayıp ulaşamadığım blog arkadaşım Ayşe'nin (jewel) kayıp oluşu ve dakikalar önce bulabildiğim o haber... dünden beri onu tanıyan birinden haber alabilir miyim diye umuyor, kurtuldu haberi için adı soyadıyla internette arıyordum... bir şeylerin içimde kopup dağıldığını hissediyorum Allah'ım yardım et...

Ölüm yalıyor yüzümüzü, ensemizde bıçak gibi bir soğuk nefes... yaşamak bile utanç verici, alıp gönderebilsem şu güneşli günü yollayabilsem keşke, ailesiz isimsiz bebekler, hayatından bezmiş benim gibi dinozorlar varken göçüp giden minicik canlar... 

Diliyorum diğerleri gibi unutulup gitmesin, afet ve arama kurtarma eğitimleri kışlaya asker alır gibi vatandaşlık görevi olsun, utanmakla kalmasın, ders alalım nolur...

Enkaz altındakilere de yakınlarına da görevli ve gönüllülere de dua ediyorum, Rabbim yardımcınız olsun.

1/23/23

dombili dambıl

Spora başladım, haftalardır gittiğim gün sayısı toplamda iki elin parmaklarını geçemiyor, çoğunlukla oğlum hoplayıp rahatça tepinebildiği için sürüklüyor beni

Karışık yer tercih etmek zorunda kaldım eve yakın olsun saat sorunu olmasın diye -şimdiden pişmanım- sorun devam ediyor annem gece evden çıkartmıyor beni... ben de sıkıntılı buldum gördüğüm kadarıyla, erkeklerin ağırlık kaldırırken niye alelacayip sesler çıkarttığına akıl erdiremiyorum, bi hanım abla var zıpkın gibi maşallah halter çalışıyor koca koca ağırlıklarla gıkını çıkarmıyor, adamlar çığlık çığlığa... içim fesat herhalde çok rahatsız edici! geçenlerde geç gittim üç beş kişiyiz, muhtemelen üniversite öğrencisi bir çocukcağız ıkınıp duruyor, kulaklık taktım bangır bangır müziğe rağmen duyuyorum, 'çocuğum beynin çıkacak bir tarafından yeterse yeter' diyeceğim tabi ki diyemedim... bu aralar erkekler üzerinde kadınlardan daha çok baskı var. tüm erkekler baklavaları kadar konuşsun gibi bir atmosfer... sanki tüm kadınlar da savunma sanatı bilmek, ukala ve sinsi olmak zorunda, bense dinozorluğunun hakkını vermeye çalışan o mızmızcı teyze... antrenörler ayrı alem, oturttu beni aletin birine, üç set on beş dedi gitti, bir tür şifre falan mı, aleti çalıştırmak için parola mı gerekiyor, üç sıfır on beş dedi de ben mi yanlış anladım derken tepemde biri "çiftli yapalım, set değişelim mi" dedi, ufak çaplı bir şok daha geçirip yandan kopya çekerek hareketin 15 kere tekrarlanıp ara verilerek 3 turda tamamlanacağını çözdüm, yaşlıyım ben bu atraksiyonlar için cidden ya...

N'apalım evde oturup bazlama börek yiyerek olmuyor, kendimce zaman beni çiğneyip tükürmesin diye bir yerlerden tutunmaya çalışıyorum... neden tembellik spor yapmaktan daha yorucu ve stresli benim yaşamımda?

1/12/23

toz tahmini

Ne zaman gerçeklerle aram bozulsa; filmlerle, şarkılarla, şiirler hatta çizgilerle hallaç pamuğu gibi kendimi çırpmak yetmese "çok eski zamanlardan birinde" diye uydurduğum fantastik bir hikayeye çiviliyorum odağımı, bir süre için kafa rahatlasa da düşünmekten kaçmak derinleme kafa patlatmak kadar yorucu... sonuçta ikisinde de kaçıyor uyku, huzursuzluk yakayı bırakmıyor.

Kendime baktığımda yaşlanmak başlı başına bir sorunmuş gibi görünüyor, sadece sağlık açısından değil yaş almak bana bilgelik getirmediği için belki... 

Merak ediyorum; olası bir zaman, sanal gerçeklik kapsülünde bir ağaca dönüşerek ölmek isteyecek mi yaşlı insanlar? Lunaparklarda son sürat bir birine giren arabalardan zarar görmeden çıkabileceğimiz düzenekler olacak mı? Arabalar gerçekten uçacak mı? Sisle kaplı yemyeşil vadiler gelecekte de olacak mı? Görebilecek ömrüm olacak mı? Bugünümle yarınım barışıp dünü kucaklayacak mı?

İnsan tek, biz onun her bir zerresi miyiz merak ediyorum... her çakranın ayrı alemi var mıdır? topyekün insan iyisiyle insancıkların yaşamlarının sorumluluğunu alabilecek mi? ben, sen, o olmasa insan kendini tamamlamaktan ziyade eksiltmez mi? kendim çalıp kendim oynayamadığım varsayımlar arasında ufalanan gerçek tozları uçuşuyor mudur beynimde? bir gün onları doğru yerde toplayabilir miyim?




12/14/22

patika

Kaybolmuş hissediyorum, kocaman bir ormandayım, bilindik bir mekanda fakat nasılsa bildiğim yoldan şaşıyorum, belki kopan fırtınalardan uzun yağmurlardan sonra yer yerinden oynadı ve ben artık yeni yollar bulmalıyım kendime... dönüp dolaşıp eski ile yolum kesişse işaretlediğim ağacı yeniden görüp yolumu kaybettiğimi bir kez daha fark ediyormuşum gibi hissediyorum, ormandaki herhangi bir ağaç, yine de sinir bozucu...

Bir an evvel düze çıkmak, kaybolma kaygısını atıp ormanın tadını çıkarmak istiyorum.

Oğlum ilk kez kuşak sınavına girecek, anaokulunda zorbalık gördüğünden beridir bir savunma sanatı öğrenmesini istiyordum ama öğrenirken daha çok hırpalanacak korkusuyla erteledim, iyi gidiyor gibi... 

Dün annemle ayrıldıklarından beri ilk kez üvey babama rastladım, yüzünü çevirdi, muhtemelen savaş-barış döngüsü yaşayan ilişkilerinde çomak sokanın be olduğumu düşünüyor -oldum olası sevmez- arkasından birkaç iyi cümle kurma gereği hissettim, ben boşandığım için annemin ardına bakmadığının farkındayım.

Güzel/yakışıklı kişileri daha katlanılır buluyorum, sevdiğim kişileri genelde çirkin bulsalar bile güzel görme eğilimindeyim, çoğu kişi için böyle olmalı, "yarasaya yavrusu tatlıymış" oğlumdan yakışıklısı annemden tatlısı yok dünyamda...

Çenemi sıkıca kapatmam gereken hassas bir dönemdeyim ama yazdığım özel şeylerin olduğu ekranı kabak gibi ortada bırakıp gidiyorken boşboğazlığımı dizginlemek yetmez, bu da geçer ne diyeyim, bir yanım rüzgara karşı koşmak istiyor bir yanım emekliliğime kadar rutinimde kalmak... nasipte ne var gönül nereye akıp gider bakalım... 


11/21/22

serzeniş

 Milletçe yüzümüze tükürseler "şükür" diyecek kıvama gelmişiz artık... beklediğim bir kdrama vardı "reborn rich", dizi başlamadan önce Türkiye'deki ekiple başrolün eğlenceli fotoğraflarını falan görüp umutlanmıştım "ülke bu sefer doğal güzellikleri ve misafirperverliğiyle falan konu edilecek galiba" diye... diziyi izleyince şok oldum.

Hayır kızamıyorum dizi ekibine; kara para aklayıp eminönü gibi pazar günü bile ıssız sessiz kalmayan yerde adam kaçırıldığı ve gündüz gözüne sahilde adamın kafasına sıkıldığı konu ediliyor diye senaristi suçlayamıyorum çünkü Türkiye kara para aklama ve terörde gri listede... fakat size ne oluyor yurdum insanı yahu... hiç mi utanma kalmadı, kurgu üzerinden hırsız ve katil damgası vurulmuş, bize hakaret eden ekibe sitem bile eden yok... kakara kikiri fotoğraflar, başrole ayş oyş methiyeler, kişinin oyunculuğuyla hiçbir problemim yok ama denizaşırı ülke deyip ülke ismi vermediniz madem o bayrağı üçkağıtçılık yaftası üzerinde dalgalandırmasaydınız, yazık günah ya... sizin ülkenizin özgürlüğü için canını ortaya koyan insanlar var burada hala, bu kadar vefasızlık olmaz yahu... ulusal kanalda her daim yer edinmiş bir ülke üstelik.

"Kardeş" dediğimiz ülke yüzümüze söverse düşmanımızdan Allah korusun... 

11/14/22

arda kalan


Dün oğlumu almaya geldi babası, otogara çocuğu ben bıraktım, birbirine bakmaya korkan iki kişi haline gelmek tuhaf... ben çocukla ilgili bir şey yazıyorum -sözcükler zaten diken üstü- karşı tarafın profil fotoğrafı çift kişi oluveriyor, çocuk rahat olsun diye "içerde konuşun" diyorum eve girmiyor, bu sefer evliliği konusunda daha özenli diye umuyorum... ikinci şık beni bir psikopatmış gibi resmedip kendisinin yalanına inanmış olması ki suçluluk hissetmemek için bunu bile yapabilir, inandığı yalanlar yüzünden inandırıcıydı çoğu zaman... umarım ikinci ihtimal kuruntumdan ibarettir, sıkça abarttığımı inkar edemem.

Bu iki yabancı karşısında, sperm bankasının başarılı bir işiymiş gibi hissediyor mudur oğlum? yapay tavırlardan bıkmış mıdır?  tuhaf hissettiğine eminim... zeki ve algısı kuvvetli bir çocuk, zoraki gülümsemesini ne zaman görsem ruhumun paramparça olduğunu hissediyorum.

Babasızlık konusundaki tecrübelerime rağmen baba yokluğuyla baba yoksunluğu farklı elbette... ben elimden geldiğince doğru olanı yapmaya çalışsam da aynı duyarlılığı çevremden sadece umabiliyorum, üvey babam konusunda ne tür densizlikler yaşadıysam oğlumun da benzerlerini yaşıyor olması muhtemel...

Sürekli nasihat modunda olup, ben de böyle şeyler yaşadım mesajı da bir yere kadar... artık o yaşı geçiyor, korkuyorum, doğru olan ne emin değilim... ikimizin de onunla derin bağlar kurmada başarılı olduğunu düşünmüyorum, kendimle ve hayat zorluklarıyla boğuşmaktan ona mutlu anılar vermekte zorlanıyorum, babası oldum olası uzak akraba modunda... mutlu bir çocukluk geçirmesini her şeyden çok isterdim.