3/09/2011

hey sen, aynadaki, sen hangi toprağın çamurusun?

Adana'nın çapulcu şehriymiş gibi görülmesinden nefret ediyorum, tamam, şehir aç açıkta insanlarla dolu ama bu şehir iklimiyle coğrafyasıyla kucaklıyor onları, bu toprağa laf edilmesi o kadar dokunuyor ki böylesi zamanlarda...ne yani, yoksunluk çekene bereketinden sunduysa, geceleri üstünde çatısı olmayana ılıman bir iklimle sarılmışsa, toprağını yiyip de doymayanın midesine oturmasın diye hasımsızlık giderici suları varsa, çok kardeşli ırmaklarında heyecanı çağlıyorsa suçu ne bu toprakların!?

yakıcı sıcağını insanının kaynayan kanına karıştırırken dozajı mı ayarlayamadı şehir, bu mudur yani bilmiyorum ki!

evet, görüyorum çarpık çurpuk binaları, insanlarının pervasızlığını, sövgüyü diline sakız etmişlerin pek de kulağa hoş gelmediğini inkar etmiyorum, düzelmek bilmeyen yolları, şehrin ortasına bomba düşmüş gibi viranlığına sebep çok başlılığı yok yok başsızlığı görüyorum, kör değilim ya, yine de bu şehre bunca yazık edenlere can sıkıyorum işte "bu şehir adam olmaz, burdan adam da çıkmaz" diyene diş biliyorum, elimde değil

güneşin çocuklarıyız biz, kavruk tenlerinin herbiri ayrı tonda insanlarız, alabildiğine renkli, alabildiğine inançlı üstelik neye kime olduğunun önemi yok, dilleri dinlerinden fazla, dinleri bile yanık buğday renginde nadir görülen çiçek kokularında...birbirini sevmiş insanlarız, farklılığı sevmiş insanlarız en mühimi...neden şehrimi tekdüzelikten uzakta görenler çatışmaları son noktaya değin tuttuğumuzu göremiyorlar ki, adliyenin soğukluğunun acının sıcağıyla çınladığını aslında...

bedenlerimizdeki güneş karasını görenler yanıbaşımıza yaydığımız insancıl sıcaklığa nasıl kayıtsız kalır, şehirde eksik olmayan kavga gürültüyü duyan kulaklar öfkenin külü savrulurken duyulan acılara nasıl sağır kalabilir?

şehrin izbeleri bile üşütmüyor öldüresiye, insan kendi canına acımayıp tüketiyor da şehir de bir merhamet havası, tuhaf...bence sokaklarda gece vakti dolaşan uyuşmuş kafaların çektiği tinerden öte; çatısız yalnızlıkların amansız kaçışında yönünü kaybettiren baş dönmesi bu, beynine oksijen gitmeyen başların boşluğu dumanlandırması!

kaçaklar şehri burası, kaçak çaya rağbet belki bundan... peki, harareti alan çay kaçmış gelmiş, neden? aşk denmiş misal, başlık parasını denkleştirememiş almış sevdiceğini kaçmış gelmiş, kimisi kandan kaçmış kimi açlıktan kimi kimbilir hangi sebepten kaçmış gelmiş, düzen kurmaya yahut düzeninden kopmaya olmadı okumaya niyetlenmiş sığınmış şehre, demem o ki şehirdeki kaçıklara kaçaklara takılacağı yerde şehrin merhametiyle kuşattığı bu düzensiz düzene göz atsalar ya...

yerlisi yersizi gelmişi geçmişi akça pakçadır demiyorum ama bunca karalamaya lüzum yok, dahası 'insan' denen mahlukun fütursuzluğunda bu cânım toprağın hiç de suçu yok yahu!...

Hiç yorum yok: