soruyu anlayıp anlamadığından daha önemli olan tek şey soruya nasıl baktığın...
problemlerime matematiksel yaklaşmaktan alamıyorum kendimi...soyut düşünmenin esnek yollarından gidilen kesin sonuçlara sosyal bilimlerde varılamıyor zannımca...mesela tarih, cevapta netliği bırak sorusu dahi kaypak; falanca savaşın nedeni isteniyor, döşüyorsun, "yok o neden değil ardındaki" oluyor, dumur ediyor insanı...bir coğrafya sorusu var karşında; geçen yılın dediği bu yılı tutmuyor zaten, bir barajla iklim özellikleri değişiyor, bir depremle yerleşim, bu da bizden olsun diyor bilir kişiler bölgeleri bile değiştiriyorlar, siyasetçiler bile öylece coğrafyanın içine dalabiliyor, yeni bir şehir kuruyor adamlar, daha n'olsun? sevmiyorum emin olamadığım yerlerden gelen soruları...
'işte bu!' diyebileceğim cevaplar için problemleri soyutlayan bir kafa yapım olduğunu keşfettim, insanın zihninden çıkan insanın doğasından nasıl bu kadar uzakta olabilir anlamıyorum, işime gelmiyor diye yanlışa düşmek hiç işime gelmiyor, haliyle bilmediğim patikalarda yol bulmaya çalışıyorum, sonum hayrolsun.
her şey matematik kadar harbi olsa, çözümsüzlük bile bir çözüm kümesi oluşturabilse diyorum hani...sorunu görmekle çözmek aynı şey olabilse geometrideki gibi...her şey mantıkla hallolsa iyiydi. (bunu bir sözelci olarak söylüyorum hem de yeminle...)
1/30/12
1/24/12
+1
bir ev dolusu borcum var, gece gündüz hesapta kitaptayım, sahi kitap okumayalı kaç ay oldu acaba? demir kadar sağlam fikirleri tenekeden endişelere ve onun kuru gürültülerine ne ara değiştim? yıllar hızla geçiyor, aksi gibi saatler her geçen yıl daha da uzuyor.
bir ev dolusu hayalim var, evin tavanında asılı duruyor, öyle yabancı gibi, esasında durduğu yerde duramıyor ya hayırlısı...ben mutfaktaki kilimin dokumalarının arasında bir yerdeyim, varla yok arası bir iplik hatası...yollukta kaybolmaktan çekiniyorum, yollardan uzakta köşede bucaktayım şimdilik...gözlerim yine tavandaki çatlakta, burdaki çatlaktan giriyorum hayallerimin asılı olduğu yarıktan çıkıyorum, hiçkimse farkında değil.
düşmek bilmiyorum, yerlerde katman katman bulut var, dünya gökyüzünden ibaret kalmış, güya düşüyorum sonra hop düşme faslını bitiremiyorum, göğün bir yüzünden öbür yüzüne, öylece düşüp de kalkamayayazdığımız bir boşluktur gidiyor.
güzel rüyalar, korkunç kabuslar görüyorum, hiçbirini hatırlamayacağım deliksiz bir uykuyu sürükleyici hale getiriyorlar muhtemelen, şişkin gözkapaklarımın sebebi olacak da olsalar kimin umrunda; mor halkalardan, torbalardan ve uykusuzluğun sinirbozuculuğundan kötü değil ya!
bir ev dolusu hayalim var, evin tavanında asılı duruyor, öyle yabancı gibi, esasında durduğu yerde duramıyor ya hayırlısı...ben mutfaktaki kilimin dokumalarının arasında bir yerdeyim, varla yok arası bir iplik hatası...yollukta kaybolmaktan çekiniyorum, yollardan uzakta köşede bucaktayım şimdilik...gözlerim yine tavandaki çatlakta, burdaki çatlaktan giriyorum hayallerimin asılı olduğu yarıktan çıkıyorum, hiçkimse farkında değil.
düşmek bilmiyorum, yerlerde katman katman bulut var, dünya gökyüzünden ibaret kalmış, güya düşüyorum sonra hop düşme faslını bitiremiyorum, göğün bir yüzünden öbür yüzüne, öylece düşüp de kalkamayayazdığımız bir boşluktur gidiyor.
güzel rüyalar, korkunç kabuslar görüyorum, hiçbirini hatırlamayacağım deliksiz bir uykuyu sürükleyici hale getiriyorlar muhtemelen, şişkin gözkapaklarımın sebebi olacak da olsalar kimin umrunda; mor halkalardan, torbalardan ve uykusuzluğun sinirbozuculuğundan kötü değil ya!
1/14/12
kışta kıyamette...
yeğenim az önce telefonda babasının başının etini yiyordu "dağlara gidelim baba, dağlara gidelim, ben evde çok sıkıldım" diye, halası kılıklı olduğunu belli etti yine, abimden yüz bulabilsem ben de ısrar edecektim fakat -kış vakti çocuklarla dağlara gitmek- kesinlikle hiç ümit yok...
nefes almaya ihtiyacım var, şöyle derin bir nefes...kaç seferdir samsun'u tanıtan yemekli gezmeli tv programlarına denk geliyoruz annemle, içim gidiyor, tabi ben gidemiyorum.
bazen google üzerinden fotoğraflara bakıp kendime gezecek yerler beğeniyorum, ben gidene çoktan yerle yeksan olacaklar büyük ihtimalle, hani hatırımda bile kalmayacak belki gidebilecek vaziyete gelince ama hayalimde kalsın istiyorum hiç olmazsa...
aynı yolları arşınlayıp durmak kafesteki fareler gibi hissettiriyor, parklar mevsimlere uyup değişiyor olmasa onlar bile çekilmez herhalde...şimdilik nefes alabildiğim yegane yerler; parklar bahçeler...
annem benim göbeğimi salon çiçeğinin dibine gömdüğünü söyler, şayet çocukluğumdan hatırladığım o kocaman şeyse bahsettiği, tropikal ormanların bodur ağaçlarından biri, belki de ormanları bu kadar sevmem göbek bağımdandır, kimbilir, tamam yahu değildir, illa bağlamak istiyorumdur belki, dağa taşa ağaca gidesim var karda kışta, ne yapabilirim?...
nefes almaya ihtiyacım var, şöyle derin bir nefes...kaç seferdir samsun'u tanıtan yemekli gezmeli tv programlarına denk geliyoruz annemle, içim gidiyor, tabi ben gidemiyorum.
bazen google üzerinden fotoğraflara bakıp kendime gezecek yerler beğeniyorum, ben gidene çoktan yerle yeksan olacaklar büyük ihtimalle, hani hatırımda bile kalmayacak belki gidebilecek vaziyete gelince ama hayalimde kalsın istiyorum hiç olmazsa...
aynı yolları arşınlayıp durmak kafesteki fareler gibi hissettiriyor, parklar mevsimlere uyup değişiyor olmasa onlar bile çekilmez herhalde...şimdilik nefes alabildiğim yegane yerler; parklar bahçeler...
annem benim göbeğimi salon çiçeğinin dibine gömdüğünü söyler, şayet çocukluğumdan hatırladığım o kocaman şeyse bahsettiği, tropikal ormanların bodur ağaçlarından biri, belki de ormanları bu kadar sevmem göbek bağımdandır, kimbilir, tamam yahu değildir, illa bağlamak istiyorumdur belki, dağa taşa ağaca gidesim var karda kışta, ne yapabilirim?...
1/07/12
masada güllü dallı zarflar var
Esra'ya mektup yazdım, adresini bilmiyorum, telefon etsem sorsam, biliyorum açmaz, yıllardır böyle, o telefonla konuşmayı sevmiyor ben de mesaj yazmayı...bu durum arkdaşlığımızı kestirip atmıyor, sektelere uğramaktan da kurtaramıyor.
mektubu özlediğim için yazdım, onun da şu an hissettiğime benzer bir yalnızlık hissediyor olabileceğini düşündüğüm için, tam olarak da aynı türden değil ama bildiği türden bir yalnızlık, benim de öğrenmek zorunda kalacağım türden...
mektubu büyük ihtimalle göndermeyeceğim.
burda parantez arası ünlemlerle anlatılacak çok şey var ama artık parantezler dışarda, ünlemler her yerde!
mektubu özlediğim için yazdım, onun da şu an hissettiğime benzer bir yalnızlık hissediyor olabileceğini düşündüğüm için, tam olarak da aynı türden değil ama bildiği türden bir yalnızlık, benim de öğrenmek zorunda kalacağım türden...
mektubu büyük ihtimalle göndermeyeceğim.
burda parantez arası ünlemlerle anlatılacak çok şey var ama artık parantezler dışarda, ünlemler her yerde!
1/05/12
aptalın tekiyim ben
bu bir yarış değil, hayat yani, burun farkıyla kimse kimseyi geçmiyor, ömrün geçip gidişini tribünlerden de izliyor değiliz.
nedendir bilinmez saklanmak istiyorum, "hayat beni bağrına al, sakla" diye bağırmak falan...
şükür ki göğün yüzü açık, şimdilik tek sığınağım orası, uzun uzadıya uzaklara bakıyorum, çoğunlukla ufuk çizgisinin üstündeki kısma...mavi şekerler hayal ediyorum, pufuduk çiçekler gibi püf deyince dağılıveren, göze kaçsa da yakmayan, göğün renginde, bulutların hafifliğinde tatlı şeyler...
güneşte mayışmış kedilerin çevik kaçışlarına hayranım, sineklerin kanadındaki hıza da...günlerin getirdiği rehavetten hızlıca sıyrılayım dediğim her an kaçış gerginliği anlamına geliyor, iyi mi bu?
her şey hareketin başlangıcındaki haliyle kalsa ne iyi olurdu.
nedendir bilinmez saklanmak istiyorum, "hayat beni bağrına al, sakla" diye bağırmak falan...
şükür ki göğün yüzü açık, şimdilik tek sığınağım orası, uzun uzadıya uzaklara bakıyorum, çoğunlukla ufuk çizgisinin üstündeki kısma...mavi şekerler hayal ediyorum, pufuduk çiçekler gibi püf deyince dağılıveren, göze kaçsa da yakmayan, göğün renginde, bulutların hafifliğinde tatlı şeyler...
güneşte mayışmış kedilerin çevik kaçışlarına hayranım, sineklerin kanadındaki hıza da...günlerin getirdiği rehavetten hızlıca sıyrılayım dediğim her an kaçış gerginliği anlamına geliyor, iyi mi bu?
her şey hareketin başlangıcındaki haliyle kalsa ne iyi olurdu.
12/22/11
nen var kuzum, solgun görünüyorsun
bu küskün bekleyişlerin ameliyattan farkı yok...kesilip biçiliyorsun...seni hasta eden kocaman bir kitleden kurtuluyorsan çektiğin acıya değer...veya haybeden bademciklerinden olduğunu fark edersin!...bazen olmadık şeylerin sana dahil edildiği olur; yaptığın her alışveriş sana yabancılığını hatırlatır sendekilerin, yine de bir kolunu bacağını kaybetmekten iyidir tabi...bazen koldan bacaktan olduğun da olur, candan olmadığına şükür...ama bak gerçek şu ki; en ufak operasyonda bile masada kalma riski taşırsın, ürkütücü değil mi?
ölümü düğün olarak tabir edenler var, aslında evet, beyazlar içindesin, el üstünde tutuluyorsun, yalnızca bir kere tadacağın bir duygu bu, peki, sırf ölüm anını paylaşmak için öldürmeyi ister mi insan, kulağa pek insanca gelmediği kesin.
merak ediyorum dostum, ölümüne yaşamak diye bir şey var mı?
ölümü düğün olarak tabir edenler var, aslında evet, beyazlar içindesin, el üstünde tutuluyorsun, yalnızca bir kere tadacağın bir duygu bu, peki, sırf ölüm anını paylaşmak için öldürmeyi ister mi insan, kulağa pek insanca gelmediği kesin.
merak ediyorum dostum, ölümüne yaşamak diye bir şey var mı?
12/20/11
haftasonu
ilk kez aynı çatı altındaydık, yanımdaydı, evimde, soframda, bir bakış mesafesi yerde birarada... gece boyu bir başka odada uyuyan birini düşünerek uykusuz kalmanın heyecanı başka türlü bir şey...annem ummadığım kadar anlayışlı ve uysaldı, arada kaş göz edip dudak kıpırdattıysa da korumacı kişiliğini ziyadesiyle dizginlemiş durumdaydı,onun -arada işime gelmiyor olsa da- saygısını, mesafesini, ölçüsünü koruyan tavırları hoşuma gitti, benden uzak durduğu zamanlar için biraz daha yakınlık duydum resmen...gel gelelim hasret her ayrılıkta misliyle katlanmakta...
ömür ne kadar aceleci, gözlerimin önünden son sürat geçip gidiyor, sanki daha dün onunla okul bahçesinde geyik yapıp gülüşüyorduk, o kadar yıl yaşanmadı, yollara çıkılmadı, kitaplar okunmadı, okullar bitip yenilerine başlanmadı, onca hikaye hiç hayat bulmadı sanki...ikimiz artık aynı insanlar değiliz fakat o anlar o kadar yakın ki şu an, aklımın bir yanı okulun bahçesinde, erik ağaçlarının gövdesinde...zaman oturmuş banklardan birine, titreyen kaşlarıyla gülümseyen cânım gözleri bana bırakmış...
ömür ne kadar aceleci, gözlerimin önünden son sürat geçip gidiyor, sanki daha dün onunla okul bahçesinde geyik yapıp gülüşüyorduk, o kadar yıl yaşanmadı, yollara çıkılmadı, kitaplar okunmadı, okullar bitip yenilerine başlanmadı, onca hikaye hiç hayat bulmadı sanki...ikimiz artık aynı insanlar değiliz fakat o anlar o kadar yakın ki şu an, aklımın bir yanı okulun bahçesinde, erik ağaçlarının gövdesinde...zaman oturmuş banklardan birine, titreyen kaşlarıyla gülümseyen cânım gözleri bana bırakmış...
12/12/11
içim sıkıldı.
merak ediyorum, acaba duygularımı aklımdan daha fazla önemsediğim için mi güçlüler? yoksa hani kör olan kişilerin duyma, koku alma yetileri güçlenir ya zamanla; akılsızlığım duygularımı körüklüyor olabilir mi? zeki bir insan evladı olduğumu söyleyebilirim, akıl olayı biraz şaibeli, kaç zamandır aklımı bıraktığım yerden alamıyorum mesela...
günler var ki aklıyla fikriyle yüzyıllardır unutulmamış adamların ortaya attığı düşüncelerle uğraşıyorum, hepsi mutluluğu akılla aramış ama hiçbiri akılda aramamış...illa bir öz, ruh veya en azından güçlü bir duruş öngörmüş mutluluk için...ben bir adamda arıyorum, aramalarıma yanıt alamadığımdaki mutsuzluk bundan olabilir, ona ruhum, özüm, sonsuzluğum diyorum, pek akıl kârı işler yapmadığımın farkındayım, işe de gitmiyorum bu hafta, beynimi yiyen tüm bu gevezeliklerden kurtulmamın yolu yok gibi...
dün uzun zamandır ilk kez tv karşısında zaman öldürdüm, gördüğüm her yere gitmek istedim, hindistan'ın veya afrika'nın gözüme böyle güzel göründüğü olmamıştı, amerika uzak sayılmazdı, avrupayla komşuyduk ya zaten...son bir ayı annemden dolmuş parası istememek için belediye otobüsü bekleyerek geçirdiğim düşünülürse, bırak orayı burayı il sınırları içinde belediye otobüs güzergahında olmayan yerleri bile göremeyeceğim aşikar, önümüzdeki bir yılda gezi planı yok, "dünya çok küçük" ve fakat "büyük köy" denilen bu şehir bile ulaşılmaz noktalarla doluyken, uzaklar çok daha uzak...
keşke yanımda olsaydı, keşke kimseye sormadan iyi olup olmadığına sessizce bakabileceğim kadar yakında olsaydı, keşke yakınlaşmak daha kolay olsaydı, mesafeler olmasaydı, bir de şu keşkeler...
günler var ki aklıyla fikriyle yüzyıllardır unutulmamış adamların ortaya attığı düşüncelerle uğraşıyorum, hepsi mutluluğu akılla aramış ama hiçbiri akılda aramamış...illa bir öz, ruh veya en azından güçlü bir duruş öngörmüş mutluluk için...ben bir adamda arıyorum, aramalarıma yanıt alamadığımdaki mutsuzluk bundan olabilir, ona ruhum, özüm, sonsuzluğum diyorum, pek akıl kârı işler yapmadığımın farkındayım, işe de gitmiyorum bu hafta, beynimi yiyen tüm bu gevezeliklerden kurtulmamın yolu yok gibi...
dün uzun zamandır ilk kez tv karşısında zaman öldürdüm, gördüğüm her yere gitmek istedim, hindistan'ın veya afrika'nın gözüme böyle güzel göründüğü olmamıştı, amerika uzak sayılmazdı, avrupayla komşuyduk ya zaten...son bir ayı annemden dolmuş parası istememek için belediye otobüsü bekleyerek geçirdiğim düşünülürse, bırak orayı burayı il sınırları içinde belediye otobüs güzergahında olmayan yerleri bile göremeyeceğim aşikar, önümüzdeki bir yılda gezi planı yok, "dünya çok küçük" ve fakat "büyük köy" denilen bu şehir bile ulaşılmaz noktalarla doluyken, uzaklar çok daha uzak...
keşke yanımda olsaydı, keşke kimseye sormadan iyi olup olmadığına sessizce bakabileceğim kadar yakında olsaydı, keşke yakınlaşmak daha kolay olsaydı, mesafeler olmasaydı, bir de şu keşkeler...
11/29/11
tahta köprünün gıcıradayan ayağı
mutluluk oldukça durağan...her şey durmuş gibi...sanki yüzümde gülümsemeyle beni unuttular, herhangi bir anda, bulutların üstünde...her yer birbirinin aynı sanki; çamurlu bir patika, çatlak asfalt, muntazam dizilmiş parkeler, zengin muhitler, deprem çatlağını kapı zannedebileceğin kenar semtler, hepsi bir, hepsi bulut...belki de unutmadılar beni, ben kendimi bu sırıtık suratla unuttum.
hep mutlu kalmayacağız, ki bunu istediğimden de emin değilim zaten...gözümü huzura diktim!
Allah biliyor ya, ona bir eşten fazlası olabilmeyi gerçekten çok istiyorum fakat bu konuda üstümden atamadığım bir çekingenlik var, zaman iyi mi gelir, benimsedikçe mi değişir, yoksa bu apayrı bir beceri midir, bilemedim.
neyse...
köprüye yaslanıp dikkatle suyu ve balıkları izleyen, sıçrayan damlacıklarla heyecanlanan minicik bir çocuk gibiyim şimdilik, hele bir yaşımı başıma alayım, sularda ıslanayım, bakalım, gün ola harman ola...
aklımı beş karış yukarda unutmuş değilim ama kabak gibi ortada olduğu üzre; bu kafa salim kafa da değil, güzel kafa -farkındayım yani- hayatımı daha dikkatlice planlamam gerekiyor, ertemeler, sallamalar, rehavet nöbetleri için çok geç...'biz'im için çabalamak desen apayrı bir keyif...herhalukarda çok çalışmam gerek çok...
şu an içimde durduğu yerde kaynayan öylesi bir enerji var ki, sanırsın avuçlarımda göz göz ırmaklar, keşfedilmemiş vadiler, uçsuz bucaksız bir gelecek hatta ebediyet var.
hep mutlu kalmayacağız, ki bunu istediğimden de emin değilim zaten...gözümü huzura diktim!
Allah biliyor ya, ona bir eşten fazlası olabilmeyi gerçekten çok istiyorum fakat bu konuda üstümden atamadığım bir çekingenlik var, zaman iyi mi gelir, benimsedikçe mi değişir, yoksa bu apayrı bir beceri midir, bilemedim.
neyse...
köprüye yaslanıp dikkatle suyu ve balıkları izleyen, sıçrayan damlacıklarla heyecanlanan minicik bir çocuk gibiyim şimdilik, hele bir yaşımı başıma alayım, sularda ıslanayım, bakalım, gün ola harman ola...
aklımı beş karış yukarda unutmuş değilim ama kabak gibi ortada olduğu üzre; bu kafa salim kafa da değil, güzel kafa -farkındayım yani- hayatımı daha dikkatlice planlamam gerekiyor, ertemeler, sallamalar, rehavet nöbetleri için çok geç...'biz'im için çabalamak desen apayrı bir keyif...herhalukarda çok çalışmam gerek çok...
şu an içimde durduğu yerde kaynayan öylesi bir enerji var ki, sanırsın avuçlarımda göz göz ırmaklar, keşfedilmemiş vadiler, uçsuz bucaksız bir gelecek hatta ebediyet var.
11/22/11
söz+nişan
evde geçmiş on günlük yoğun bir temponun ardından işi ne kadar özlediğimi farkettim.
bir de farkettim ki; isteme faslıydı, sözdü, nişandı derken üç günde insan dört kişiye epey alışılabiliyormuş heyecandan başı dönerken hem de...daha gitmeden özlenebiliyormuş elin oğlunu...
ayrıca yüzüğün kerameti midir bilmem, aidiyet hissinde gözle görülür bir artış oluyor insanın...sanki sarılıp da kollarını çekiverdiğinde biraz daha yetimim, hatta öksüz...çok alıştım, çok sevdim ve mutluyum; kaybetmek herzamankinden daha da korkunç bir ihtimal...ömrümün en pürtelaş halleri bunlar, serçelerden farkım yok.
şaşkınlık desen diz boyu; cuma kahveleri verirken mutfak önlüğüyle daldım salona, sabah az kaldı çayı deviriyordum, akşamına da sahlep içme yolunda buzdan heykel olacaktım neredeyse, pazar günü merasime değil de sirke gidiyor gibiydim zaten, tamam, oldum olası sirkler ilgimi çekmiştir ama nişan merasimime karnaval maskesi gibi badana boyayla gideceğimi hele de kendi rızamla bunu yapabileceğimi söyleseler epey gülerdim.
eh, n'aparsın, insan olanın başına her şey gelir...benim başıma da -inşallah hep yanıbaşıma- biri geldi, iyi de oldu.
'yakışıklıymış' dediler, gözümden bile kıskanır oldum o ayrı tabi...
bir de farkettim ki; isteme faslıydı, sözdü, nişandı derken üç günde insan dört kişiye epey alışılabiliyormuş heyecandan başı dönerken hem de...daha gitmeden özlenebiliyormuş elin oğlunu...
ayrıca yüzüğün kerameti midir bilmem, aidiyet hissinde gözle görülür bir artış oluyor insanın...sanki sarılıp da kollarını çekiverdiğinde biraz daha yetimim, hatta öksüz...çok alıştım, çok sevdim ve mutluyum; kaybetmek herzamankinden daha da korkunç bir ihtimal...ömrümün en pürtelaş halleri bunlar, serçelerden farkım yok.
şaşkınlık desen diz boyu; cuma kahveleri verirken mutfak önlüğüyle daldım salona, sabah az kaldı çayı deviriyordum, akşamına da sahlep içme yolunda buzdan heykel olacaktım neredeyse, pazar günü merasime değil de sirke gidiyor gibiydim zaten, tamam, oldum olası sirkler ilgimi çekmiştir ama nişan merasimime karnaval maskesi gibi badana boyayla gideceğimi hele de kendi rızamla bunu yapabileceğimi söyleseler epey gülerdim.
eh, n'aparsın, insan olanın başına her şey gelir...benim başıma da -inşallah hep yanıbaşıma- biri geldi, iyi de oldu.
'yakışıklıymış' dediler, gözümden bile kıskanır oldum o ayrı tabi...
11/11/11
istikbal göklerdedir (ayakların yerden kesildiğinde)
mutluluğun bünyemde ağır etkileri olduğunu biliyordum, şükür ki aşırı doz mutluluktan ölenini de duymadım daha...yere bastığımı hissetmiyorum, tökezlemelerimi, düşmelerimi, düştüğümde sıyrılan yerlerdeki sızıyı da hissetmiyorum, tam olarak uyuşmuşluk ya da umarsızlık gibi değil, bir tür sarhoşluk hali, bilinçsizce sürüklendiğimi hissediyorum mutluluğun peşinde...duymak istemediklerimi es geçiyorum, görmek istemediklerime körüm, dilim de tutuluyor kendiliğinden...tüm bunlar anlatılırken kulağa geldiği kadar kötü yaşanmıyor, belki tam olarak anlatamıyorum...'üç maymunu oynadığım bir hayal sahnesi mi kurdum kendime' dediğim oluyor ve fakat mutluluk elle tutabileceğim kadar gerçek, her gece gözlerinin içine bakıyorum mutluluğun uzaktan da olsa -mutluluğun gözleri yeşil- sesini duymasam işim rast gitmiyor -ses tonunda biraz çocukluk biraz adamlık var- mutluluk biraz ketum, hamuru bozkır toprağından -ilginçtir- sert kışlarda bile avuçları sıcacık...
uçtukça uçuyorum, hayırlısı bakalım...aynadaki sırıtık şahsı süzmek, belgeselde uçan sincapları seyretmek kadar tuhaf geliyor.
uçtukça uçuyorum, hayırlısı bakalım...aynadaki sırıtık şahsı süzmek, belgeselde uçan sincapları seyretmek kadar tuhaf geliyor.
11/03/11
ömrümün şu döneminde
bütün karamsarlığımı bir kenara bıraktım ve heyecana kapılarımı ardına kadar açtım, ve fakat kaybetme kaygısının yapışkanlığından kurtulamadım, iyi kötü sıyrıldım tabi bu sırılsıklam vaziyetten, her ne kadar tuzum kuru değilse de mutluyum.
tadilata gitmiş hayaller, uçup kaçmaya devam eden düşler ve koltukta çakılı kalmaktan karıncalanan arkam halinden memnun sayırlır, aklım hayallerim kadar hızlı işlemiyor belki ama teraziye vurunca aklımdakiler uçarı hayallerimden aşağı kalır değil, gerçekleşmeyince ikisi de beş para etmez tabi o ayrı...
şubattaki zammın hesabını şimdiden tutuyorum belki ama alınıp verilenin tadını da çıkarıyorum keyfimce...aklımı tencere tavayla bozup nevresimlere doladığım oluyor, alışveriş sevmeyen bünyeme işkenceye de dönüşebiliyor velakin bir limon sıkacağında bile bir birliktelik havası bulmak bambaşka bir şey, aradığını bulmanın zevkineyse diyecek yok...iş aramak dışında ciddi manada aradığım pek bir şey hatırlamıyorum, mutluluğu bile amansızca aramış değilim, aramanın umutsuzca olan kısımları yer etmiş olmalı ki belleğimde, bulduklarım bana mutluluktan ziyade şaşkınlık veriyor ama bu güzel, şaşırmayı özlemişim çünkü...
sıradanlığın çılgın detayları olmasa nasıl dayanırdım rutinin basık havasına bilmem...
tadilata gitmiş hayaller, uçup kaçmaya devam eden düşler ve koltukta çakılı kalmaktan karıncalanan arkam halinden memnun sayırlır, aklım hayallerim kadar hızlı işlemiyor belki ama teraziye vurunca aklımdakiler uçarı hayallerimden aşağı kalır değil, gerçekleşmeyince ikisi de beş para etmez tabi o ayrı...
şubattaki zammın hesabını şimdiden tutuyorum belki ama alınıp verilenin tadını da çıkarıyorum keyfimce...aklımı tencere tavayla bozup nevresimlere doladığım oluyor, alışveriş sevmeyen bünyeme işkenceye de dönüşebiliyor velakin bir limon sıkacağında bile bir birliktelik havası bulmak bambaşka bir şey, aradığını bulmanın zevkineyse diyecek yok...iş aramak dışında ciddi manada aradığım pek bir şey hatırlamıyorum, mutluluğu bile amansızca aramış değilim, aramanın umutsuzca olan kısımları yer etmiş olmalı ki belleğimde, bulduklarım bana mutluluktan ziyade şaşkınlık veriyor ama bu güzel, şaşırmayı özlemişim çünkü...
sıradanlığın çılgın detayları olmasa nasıl dayanırdım rutinin basık havasına bilmem...
10/27/11
kovuk
kafamı masaya yasladığımda şakaklarımdan patlayıp büyümek isteyen şarmaşıklara dolanıyor fikrim...hızla bütün vücudumu dallar kaplıyor...gözlerim rüzgar değdikçe kiprişen iki yaprak...masanın üstünde bir kaktüs var, onun dikeni gözüme batıyor, baktıkça sızlıyor bakışlarım...beynimi delip geçen koca kök dilimde saçaklanmış durumda...kalbim şehrimin toprakları gibi verimli, içten içe kurtçukları semirtiyor, aklımdan fışkıran köklere can veriyor, kalbim toprak kadar un ufak...kafamı masadan kaldırıp en azından bir ağaç kadar dik durayım diyorum ya, imkansız, masa artık şekilsizleşen bu bitki kümesinin beni bağladığı bir parça, ayaklarım sandalyenin döner ayağıyla bir...ben düşünmeye devam ettikçe beynimi delen gövde şişiyor, kahverengi tonlar koyuldukça dallara yeni damarlar ekleniyor...bağlılığım bir ağaca, gövdem kovuğa dönüşüyor, sanki vücudumun olduğu yerde incecik ağlarla örülmüş kocaman bir boşluk var.
ben burdayım, bu ağaçtan masanın ağaçtan ayağı kadar varım, burdayım, varım burda...
duyuyor musunuz beni?
umursayan tek bir kişi bile mi yok?
10/26/11
kişinin insanlığına uzanıp sarsabilmek mümkün olsa keşke...
evvelce insanların içinden geçenleri öğrenmek isterdim, şimdi her içlerinden geçeni söylemesinler istiyorum, iyice bir düşünseler ne dediklerini hiç de fena olmayacak...
kendim adına da düşüncesizce konuşmayı hoş görüyor değilim ama galiba içimde biriktirdiklerimin kimyası o kadar da yakıcı değil, konu insansa en azından, insanları da yaşamayı da seviyorum, başkalarının yaşamasını da, mümkünse mutlulukla...
kendim adına da düşüncesizce konuşmayı hoş görüyor değilim ama galiba içimde biriktirdiklerimin kimyası o kadar da yakıcı değil, konu insansa en azından, insanları da yaşamayı da seviyorum, başkalarının yaşamasını da, mümkünse mutlulukla...
10/21/11
yarın yeni bir gün
benim mide yine tekliyor, yarın yine bir dizi işlemden geçeceğim, doktor ameliyat gerekip gerekmediğine karar verecek...
bu yılın sonu nasıl gelecek çok merak ediyorum, tam da stresimin biraz azaldığı bir dönemde patlak verdi bu mide belası ve beni upuzun sıkışık bir yıl bekliyor, yapmam gereken bir sürü şey var, hasta olmanın hiç de zamanı değil... gerçi öylece zamansız gencecik canlar gidiyorken beni mide almış götürmüş çok değil hani...insan korktuğu ecelden gidermiş, nedense kendime ecel diye pay biçtiğim kanlı kusmuklu acılı bir son!
gelgelelim ölmedik, hatta hayat daha yeni başlıyor, heyecanlanıyorum.
bu yılın sonu nasıl gelecek çok merak ediyorum, tam da stresimin biraz azaldığı bir dönemde patlak verdi bu mide belası ve beni upuzun sıkışık bir yıl bekliyor, yapmam gereken bir sürü şey var, hasta olmanın hiç de zamanı değil... gerçi öylece zamansız gencecik canlar gidiyorken beni mide almış götürmüş çok değil hani...insan korktuğu ecelden gidermiş, nedense kendime ecel diye pay biçtiğim kanlı kusmuklu acılı bir son!
gelgelelim ölmedik, hatta hayat daha yeni başlıyor, heyecanlanıyorum.
10/17/11
buraya yazmaya hasret kaldım.
haftasonu yüzükleri aldık, nişana daha bir aydan fazla var ve fakat o zamana kadar bir daha görüşme ihtimalimiz pek yok, bunu son gün hengamesine karıştırmak istemedim, en azından keyfime göre oldu, üstelik kendimi duruma hazırlayıp korkularımla yüzleşmek için zaman da kaldı, dün taktım yüzüğü öylece baktım dakikalarca mesela, o küçücük yüzük gözümde büyüdükçe büyüdü ve olağan boyutlara döndüğünde benim cevaplanacak daha çok sorum, sorunlara bulacak daha fazla çözümüm oldu şükür...kışkırtıcı tereddütler ve onulmaz heveslerle doluyum.
uzak olmak ne kötü, kızıp küsmeye de sevip öpmeye de yeterince vakit yok...
duygusal yoğunluğumun zirve yaptığı noktalarda nasıl oluyor da yazamıyorum?...şöyle ki; ormanlarından geçilmeyen yemyeşil dağların bile başı kel! zirveden göğe falan fışkırmıyor insan, duygusal anlamda bir kısırlığın pençesine düşüyor bence, ne zaman ki eteklerinde gezinip dolaylarında bulunuyorsun o sıra karşında duran büsbüyük duygulardan çabadan falan feşmekandan bahsedebiliyorsun işte, hatta ağzın dilin durmuyor anlatacağım hevesiyle...
bugün sevmenin nasıl olduğunu soran bir yeni yetmeye "düpedüz aptallık" dedim, adam küfretse bile bakıp gülümsemek istiyorum sadece, kulağa bundan daha aptalca gelen başka bir şey olabilir mi?(acı ama gerçek)aptalca olduğu kesin velakin bütün uyuşturuculardan daha iyi kafa yapıyor, yan etkilerine kendisinden daha fazla dikkat edilmesi gerekmekle birlikte tamamen sağlıklıdır, hayat bile kurtarır, dozunda kalırsa elbette...aşk iyidir hani demem o ki kafam güzel mütemadiyen...
haftasonu yüzükleri aldık, nişana daha bir aydan fazla var ve fakat o zamana kadar bir daha görüşme ihtimalimiz pek yok, bunu son gün hengamesine karıştırmak istemedim, en azından keyfime göre oldu, üstelik kendimi duruma hazırlayıp korkularımla yüzleşmek için zaman da kaldı, dün taktım yüzüğü öylece baktım dakikalarca mesela, o küçücük yüzük gözümde büyüdükçe büyüdü ve olağan boyutlara döndüğünde benim cevaplanacak daha çok sorum, sorunlara bulacak daha fazla çözümüm oldu şükür...kışkırtıcı tereddütler ve onulmaz heveslerle doluyum.uzak olmak ne kötü, kızıp küsmeye de sevip öpmeye de yeterince vakit yok...
9/25/11
elma dersem çık armut dersem çıkma
takipçileri, blogun müdavimlerini, google hınzırlarını sayaçta tanıma çabaları falan zevklidir velakin malumunuz birini bulunca aklım o kadar havalarda kaldı ki nerdeyse sayacın varlığını bile unuttum, eh unutkanlık pek eğlenceli bir özellik sayılmaz, sıkıcı zamanların birinde eski eğleklerle oyalanmaya başladım en nihayetinde...
demem o ki; beni takibe alıp her yazımın sonunda bundan vazgeçen okuyucu kişisi, çok moral bozucusun yahu!...tamam, kabul, ben de aşıkken hiç çekilir gibi değilim ama insaf, merak ediyorsun işte, ne gereği var yani kendini kandırmaya çalışmanın?
özümde iyiyimdir ama biliyorsun değil mi?
hayatımdaki tek şey aşk değil ama aşk varsa gerisini yazmayı angaryadan kurtaracak nedir ki?
sıradanlığın kıyılarından sana göz kırpıp olağan bir günün akışında, her sene çilelerin odun kılığına girip sırtımda tonlarca ağırlık yaptığından, hamladığımdan, bir haftadır geçmek bilmeyen kas spazmlarımdan bahsedebilirim bu sırada muhakkak yüzümde acılı bir ifade de bulunur; ya da sana çeyizin bir bela olup başıma dolandığına ve kafayı tencere tavayla bozduğuma dair kasvetli fakat sürükleyici bir hikaye de anlatabilirim, bu sırada seni bile telaşa sokacağımdan kesinlikle eminim; ve ve ve tabi ki gönlümün ucu yanık kibritinden, yani cayır cayır bir aşk hikayesinden bahsederim hem de yanan bir insan evladından beklenmeyecek kadar kocaman bir gülümsemeyle... ne istiyorsun? ne okumak istiyorsun cancağızım? bunları bir kenara bırakıp sana yalanlar söylememi mi? uyduruktan martavallar mı üfüttüreyim? en kolayı öylesi olurdu fakat bilmelisin, zora koşmayı severim.
demem o ki; beni takibe alıp her yazımın sonunda bundan vazgeçen okuyucu kişisi, çok moral bozucusun yahu!...tamam, kabul, ben de aşıkken hiç çekilir gibi değilim ama insaf, merak ediyorsun işte, ne gereği var yani kendini kandırmaya çalışmanın?
özümde iyiyimdir ama biliyorsun değil mi?
hayatımdaki tek şey aşk değil ama aşk varsa gerisini yazmayı angaryadan kurtaracak nedir ki?
sıradanlığın kıyılarından sana göz kırpıp olağan bir günün akışında, her sene çilelerin odun kılığına girip sırtımda tonlarca ağırlık yaptığından, hamladığımdan, bir haftadır geçmek bilmeyen kas spazmlarımdan bahsedebilirim bu sırada muhakkak yüzümde acılı bir ifade de bulunur; ya da sana çeyizin bir bela olup başıma dolandığına ve kafayı tencere tavayla bozduğuma dair kasvetli fakat sürükleyici bir hikaye de anlatabilirim, bu sırada seni bile telaşa sokacağımdan kesinlikle eminim; ve ve ve tabi ki gönlümün ucu yanık kibritinden, yani cayır cayır bir aşk hikayesinden bahsederim hem de yanan bir insan evladından beklenmeyecek kadar kocaman bir gülümsemeyle... ne istiyorsun? ne okumak istiyorsun cancağızım? bunları bir kenara bırakıp sana yalanlar söylememi mi? uyduruktan martavallar mı üfüttüreyim? en kolayı öylesi olurdu fakat bilmelisin, zora koşmayı severim.
9/16/11
incir çekirdeğinden meselelere karınca istilası
değişmek için bir fırsat daha!
duygularım düşüncelerim karınca sürüsü gibi beynimi talan ederken durup öylece bakacak değilim, bu sürecin benden ufak ufak alıp götürdükleri neyse de bu karmaşa, üçer beşer katlettiğim duyguların verdiği canilik hissi, başa çıkamamanın yokediciliği, oldukça rahatsız edici olan...
beynime zehirli fikirler saçarak kurtulmaya çalışmayacağım bu durumdan, sadece kapılarımı kapatacağım karmaşanın yuvasına, tıkayacağım damar damar oydukları yolları, kaçışacakları keskin kokular kesin tavırlar koyacağım -işte dik bir duruşun tam zamanı- hiçbir şeyin beynimi kemirip içini boşaltmasına izin vermeyeceğim, hayatı "oluru" deyip çürümeye terketmeyeceğim.
beynimdeki karıncalanmadan kurtulduğumda görüntü netleşecek ve ben bir ağustos böceği kadar neşeli olacağım, avuçlarımda köpürüp duran öfkelerden balonlar yapıp havada kalışlarını zevkle seyredeceğim, hayat bana gü
duygularım düşüncelerim karınca sürüsü gibi beynimi talan ederken durup öylece bakacak değilim, bu sürecin benden ufak ufak alıp götürdükleri neyse de bu karmaşa, üçer beşer katlettiğim duyguların verdiği canilik hissi, başa çıkamamanın yokediciliği, oldukça rahatsız edici olan...
beynime zehirli fikirler saçarak kurtulmaya çalışmayacağım bu durumdan, sadece kapılarımı kapatacağım karmaşanın yuvasına, tıkayacağım damar damar oydukları yolları, kaçışacakları keskin kokular kesin tavırlar koyacağım -işte dik bir duruşun tam zamanı- hiçbir şeyin beynimi kemirip içini boşaltmasına izin vermeyeceğim, hayatı "oluru" deyip çürümeye terketmeyeceğim.
beynimdeki karıncalanmadan kurtulduğumda görüntü netleşecek ve ben bir ağustos böceği kadar neşeli olacağım, avuçlarımda köpürüp duran öfkelerden balonlar yapıp havada kalışlarını zevkle seyredeceğim, hayat bana gü
9/08/11
sadelik iyidir, boşluk değil.
hayatımı basitleştirmenin karışıklığa neden olduğuna dolayısıyla hayatı fazla kurcalamamak gerektiğine karar verdim, oldukça ironik oldu ama durum bu!
vaziyet tarhana çorbası
bunları yazmamam lazım ama yazmasam eksik kalırım...ayrıca öfkelenmemem lazım fakat patlayabilirim, üstelik tepkisizleşmek öfkeden beter...ne diyor yastıklı şarkı; "sevmesen ölürdün, sevdin onu öldün, sevmesen ölürdün ama sevdin gene öldün"...bu arada yanlışa mahal vermeyeyim,"iyiki de sevmişim" diyorum elbet...öyle de böyle de topun ucundayım, onu ağzımda geveliyorum esasen...
ne öfke gibi güçlü hisleri kaybetmek istiyorum ne de sevdiğimi, bunun bir ara yolu varsa anlatsın hayrına birileri yahu...derdim öfke kusmak falan değil ama bayramda bile bayramlık ağzına ot tıkayan ruhsuzun teki olmak da değil mesele, bu ben değilim, güçlü duyguların insanıyım ben, dengesizlik uğruna bile olsa mutluluğumu da üzüntümü de öfkemi de tamı tamına yaşamayı severim, hani uyuşmuş gibi yaşamak hiç bana göre değil, mıy mıy...eh yani kalp kırmak da olmuyor, nedir çözüm, biri bana hayrına anlatsın nolur...var ya ilkokula başlamış çocuğuna ders yaptırırken tüm kabusu en başından yaşayan garibim anneler gibiyim, canını yediğimin çok bilnmeyenli denkemlerinde debeleniyorum.
otuz yılda epey insan tanıdım, yıllar yılı iyi kötü gördüm konuştum, gel gelelim bir tek insanı adamakıllı tanımak için en başa döndüm, konuşmayı bile yeni öğreniyorum dersin, ben mi yokuşuna gidiyorum, bunları aşmak harbiden mi zor? nedir yani mesele nedir?
ne öfke gibi güçlü hisleri kaybetmek istiyorum ne de sevdiğimi, bunun bir ara yolu varsa anlatsın hayrına birileri yahu...derdim öfke kusmak falan değil ama bayramda bile bayramlık ağzına ot tıkayan ruhsuzun teki olmak da değil mesele, bu ben değilim, güçlü duyguların insanıyım ben, dengesizlik uğruna bile olsa mutluluğumu da üzüntümü de öfkemi de tamı tamına yaşamayı severim, hani uyuşmuş gibi yaşamak hiç bana göre değil, mıy mıy...eh yani kalp kırmak da olmuyor, nedir çözüm, biri bana hayrına anlatsın nolur...var ya ilkokula başlamış çocuğuna ders yaptırırken tüm kabusu en başından yaşayan garibim anneler gibiyim, canını yediğimin çok bilnmeyenli denkemlerinde debeleniyorum.
otuz yılda epey insan tanıdım, yıllar yılı iyi kötü gördüm konuştum, gel gelelim bir tek insanı adamakıllı tanımak için en başa döndüm, konuşmayı bile yeni öğreniyorum dersin, ben mi yokuşuna gidiyorum, bunları aşmak harbiden mi zor? nedir yani mesele nedir?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

